4 Kapı Kırk Makam

İnsanı Kamil olmanın yolu dört kapı kırk makamdan geçer. Şeriat kapısı İslamiyet’in ve insanlığın ilk adımıdır. Çünkü şeriat kapısı dünyanın hukuk kapısıdır. Her insanın hakkına hukukuna riayet eyleyip, başkasına bir ziyan vermeden, dünya yaşamını sürdürmesidir. Şeriat zahiri manada beşeri ve ilahi yasarla uymaktır. Birincisi ve dış kapıdır. Dış kapının yaşantısı ise dünya işleri ve geçim davasıdır.

 1) Şeriat Kapısı: Dört kapı öğretisine göre, İnsanı Kamil aşamaları sıralamasında ilk sırada yer alan insanın kendisini eğitmesi evresidir.
            Buyruğa göre şeriat kapısında insan okur yazar olmalıdır. Ancak okuyan okuduğunu anlayan, dünyayı ve toplumu tanıyan kişi sorunlara çözüm bulabilir. Örnek; evlenmek, evliliği onaylayan beşeri yani resmi kanunlarla da nikahını kıydırması bir şeriat kuralıdır. Eşinden gayrına şehvet gözüyle bakmamak, helal kazanmak, anaya babaya saygılı olmak ve onlara hizmet etmek, komşusuna ve insanlara iyi davranmak, işiyle, diliyle, haliyle kimseyi incitmemek, Tanrının men ettiği şeylerden kaçınmak, ilahi kanunlara uymaktır şeriat…

            İnsanoğlunun kendini tamamlaması için dört kapıdan geçmesi lazımdır.

            Çünkü: Dinde kuralları Tanrı koyar. Kul ise bu kurallara uymakla yükümlüdür. Bu kurallar İslam Tasavvufunda dört kapı kırk makamdır. İslam dininin sadece Tasavvuftan ibaret olduğu düşünülemez. Böyle düşünüldüğü takdirde çağın ve insanın gelişmesi mümkün olamaz.

            İnsanlar kaderciliğe esir düşer. Teknolojinin oluşması ve insanlarında İnsanı Kamil olması mümkün olamaz, her şey Tanrı’dan beklenir.

            Maide Suresi Ayet 48; “Ey insanlar! Sizden her biriniz için bir şeriat, birde Minhac yolunu tayin ettik. Allah dileseydi hepinizi bir şeriata bağlı tek bir ümmed yapardı.”

            Dört kapını ayeti ise; Yunus Suresi Ayet 57; “Ey insanlar! Muhakkak ki size Rabbinizden bir öğüt (şeriat) kalplerinizdeki hastalıklara bir şifa (tarikat) müminler için bir hidayet rehberi (marifet) ve rahmet (hakikat) gelmiştir.”

            Her kapı bir okuldur, her kuralda kulu Allah’a yakınlaştıran birer basamaktır. Bu okullarda edep öğretilir, irfan mektepleridir. Bu okullar insanları benliğinden arındırıp Tanrı ahlakıyla güzelleştiren ve Kamil İnsan mertebesine eriştiren okullardır.

            Hz. Hünkar Hacı Bektaşı Veli dört kapı ile şöyle buyuruyor; “Şeriat anadan doğmaktır. Tarikat ikrar vermektir. Marifet nefsini bilmektir. Hakikat Hakkı kendi özünde bulmaktır.”

            Yani; Şeriat dünyada bilgi sahibi olup, cehaletten kurtulmaktır

            2) Tarikat Kapısı: Yapılan hatalara, işlenen kusurlara tövbe ederek dürüstçe yaşamaktır.

            3) Marifet Kapısı: Öğrenmiş olduğu sanatsal, bilimsel ve ahlaksal güzelliklerin tümünü insanlara sunmaktır. İnsanların o güzelliklerden yararlanmasını sağlamaktır. Cümle aleme hizmet etmektir.

            4) Hakikat Kapısı: Sonsuz yaşama ulaşmaktır. (ölümsüzleşmektir) Haktan ağlını halka vermektir. İnsanlığın gönlünde yaşamaktır.

            Örnek: Şeriatta bu senindir bu  benim. Tarikatta hem senindir hem benim. Hakikatta ne senindir ne benim, cümlesi Allah’a mahsustur, kul sadece yararlanmakla mükelleftir.

            İslam tasavvufunda evvela edep gelir. Ben İslam’ım veya Müslüman’ım diyen her kişiden evvela edep aranır.    

ŞERİAT KAPISI

 1-) İman Etmek: Tevhidin altıncı maddesi velayettir. Velayet gerek nübüvvetin ve gerekse imametin gönderilenler itibariyle son bulacağına nübüvvetten imamete ulaşan dini hükümleri açıklama yetkinliğinin, imametten sonra velayete geçeceğine, velayetin imamet gibi sona ermeyeceğine, insanlık durdukça bu yetkinliğin devam edeceğine ve velilerin açıklamış olduğu Muhammet şer,at ve tarikat hükümleri tarikat hükümlerinin (Kur-an’a dayalı yorumlarının) hak olduğuna ve velilerin vesile edilmesi gerektiğine inanmaktır. Maide suresi 35. ayette açıklamıştır. Velayet din ve dünya işlerinde önderlik anlamındadır. Velayet hakkında Maide suresi 55. ayeti, Yunus suresi’nin 62. ayetleri kanıt olarak yeterlidir.

Tevhidin altıncı maddesi MEAD’dır:

Yani her insanın ölümünden sonrasına inanmasıdır. Öldükten sonra insanın dünyada yaptıklarından dolayı sorgulanacağına ve yapmış olduğu iyiliğin karşısında sevap, işlemiş olduğu kötülüğün karşısında mutlaka cezalanacağına inanmaktır.

KISSAS SURESİ 48.AYET

“Mealen kim bir iyilik getirirse ona daha iyisi verilir, kim bir kötülük getirirse o kötülükleri işleyenler yaptığı kötülükler kadar ceza görür.

ALİ İMRAN SURESİ 25. AYET

“Onarlı meydana geleceğinden şüphe olmayan bir gün (kıyamet) için topladığımızda halleri nice olur. Ogün bir nefis kazandığının karşılığını alacaktır zulüm görmeden.”

Mead ölümden sonraki durumu tanımlar.

2-) İlim Öğrenmek: Yani cehaletten kurtulmaktır. Çünkü cehaletin olduğu yerde vahşiyet ve bedeviyet olur nefsin ihtirasları ve taşkınlıkları önlenemez adalet hükmü ortadan kalkar, hakkın emri perde arkası kalır. Hani bir deyim vardır; “Hayvan yemini yer uyur, cahil yedikçe kudurur.” Çünkü insanlar her ne kadar insanı sıfata sahiplerse de eylemlerinde hayvani duygular yatar. “Ruhu hayvaniye” de cinayet, hırsızlık, fuhuş, zina livata, sadizm, gasp ve ahlaksızlık gibi birçok kötü duygular vardır. Bütün bunlar nefs-i emmarenin eseridir. Bu da eğitimsizlikten kaynaklanır. Yani nefs-i emmare eğitilmemiş nefistir. Sürekli kötülüğü emreder. Bu cehaletin ilacı ise ilimdir, eğitimdir ve iyi bir ahlak sahibi olmak için çaba sarf etmektir. İlim üç türlüdür.

1- İlmel yakın

2- Aynel yakın

3- Hakkel yakın

Yani kişi Allah’ı ilim ile tanır, iman ile görür, aşk ile Tanrı’da yok olur. Günümüzde bu eğitim görevlerini okullar, eğitimciler ve caydırıcı yasalar yüklenmiştir. Manevi inanç okullarında da müçtehitler (din bilginleri) ve mürşidi kamiller bu görevi yerine getirirler. Mürşidlerin görevi şu ayetle bildirmektedir.

MAİDE SURESİ 35. AYET

“Ey müminler Allah’tan sakının ana ulaşmaya vesile arayın, yolunda cihat edin ki kurtulasınız”

burada vesile olarak tanımladığı mürşidlerdir. Cihad ise cehaletten kurtulmak için nefsiyle savaşmasıdır. Bu ayetin üçüncü mesajı ise kurtuluşa ermek için ilim öğrenin. Yunus Emre’nin söylediği gibi “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendin bilmezsen, bu nice okumaktır.”

İlimden maksat zahirden görüp öze doğru inmektir, iç manayı keşfetmektir.  

3-) İbadet Etmek: Yani namaz, oruç, hac, zekat, cihad ve cenabetten temizlenmektir. Namaz; Tanrı’ya yakarmadır. Hem dileklerini bildirmek, hem de Allah’ın yüceliğini anarak onun ilahi gücünü tefekkür etmektir. Arapça’da salatınızı yapınız ifadesi dua etmeyi emreder, salatınızı kılınız ifadesi namaz kılmayı emreder. Fakat İslam Dininde ibadet namazla sınırlı değildir. Namaz bu ibadet şekillerinden biridir. Bunun yanı sıra zikir, tesbih, tehlil, hamd ve şükür gibi bir çok ibadet şekli emredilmiştir.

ARAF SURESİ 35. AYET

“Rabbinizi öz benliğinin içinde yalvarıp ürpererek, alçak bir sesle sabah akşam zikret sakın gafillerden olma.”

ARAF SURESİ 205. AYET (Tesbih ile ilgili)

“Rabbin katında olanlar, büyüklük taslayıp O’na kulluktan yüz çevirmezler; O’na tesbih ederler ve yalnız O’na secde ederler.”

NAMAZ: Zahiri olarak belli zamanlarda ve belli biçimlerde Tanrı’ya yakarmadır. İbadetin amacı, Tanrı’ya yönelik olarak yapılan kulluğun Tanrı katında insana yansıması ve insanın olgunlaşmasıdır.

SALAT: Tanrı’yı içten anıp selamlama anlamına gelir.

BATIN: Her an Tanrı’yı gönlünde taşıma, bu yolla sürekli namazda olma. İnançta gönül hem Tanrı’nın evi hem de tanrısal olana ulaşma amacı olan gönül bilgisinin, sezgisel aklın birikmiş biçimidir. Yani Tanrı’yı kendi gönül evinde konuk etmek O’nunla söyleşmek, namaz anlamında asıl ibadet olarak algılanır. Namazdan maksat arınmaktır ve kötülüğü terk etmektir.

NAMAZ: Zaman, mekan ve vakite bağlı kalınmaksızın Tanrı’yı sürekli anmaktır. Peygamberimizin s.a.v. buyurduğu gibi namazdan maksat kötülüğü terk etmektir eğer kötülüğü terk etmediyseniz kılmış olduğunuz namaz sizi Allah’a götürmez. İbadet cennet arzusu ve cehennem korkusuyla olmamalı. O amaçla yapılan ibadet riyadır. Çünkü bu tür yapılan ibadet nefis ve arzulara dayalıdır. Oysaki gerçek ibadet Allah katında geçerli olan her türlü istekten vazgeçerek yalnızca ona yönelmektir.

Ozanlarımızdan Ziya Gökalp’ın belirttiği gibi:

Benim dinim ne ümmettir ne korku,  

Allah’ıma sevdiğimden taparım

Ne cennetten ne cehennemden bir koku,

Almaksızın vazifemi yaparım.

Vaiz bana muhabbeti şerh eyle,

Ben anlamam melek nedir, şeytan ne

Erenlerin esrarından söz eyle,

Seven kim, sevilen kim, seven ne

3-a) Oruç Tutmak: ORUÇ: Kur-an’da, iki türlü bildirilmiştir. Farz ve vacip, farz olanlar bütün İslam alemine bildirilen oruç, vacip olanlarsa bir dileğin yerine gelmesi ve işlene suça tövbe etmek için tutulan adak oruçlarıdır. Örneğin Nisa Suresi’nin 93. ayetindeki oruç bunlardan birisidir. Orucun bir zahiri yönü bir de Batıni yönü vardır. Zahiri yönü Allah’a şükretmek ve nefis aç kalınca olur ki, yetim, çaresiz ve sağlığı kendisini geçindirmeye elverişli olmayan insanlarımızın sıkıntılarını anlayıp merhamet duyguları gelişir vicdan muhakemesine düşer de bu kardeşlerimize yardım elini uzatır. Gerçek müminin orucu ise senede 365 gündür. O kişi yaşamı boyunca halk için çalışır paylaşımcıdır. Komşusu aç iken o tok gezemez. İnsanlar sefalette iken o saltanatta olmaz. O gerçek mümindir ki sadece nefsini değil yani midesini değil, bütün uzuvlarını harama karşı bağlı tutar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurduğu gibi, oruçtan maksat kelimenin fuhuşundan arınmaktır. Yani her türlü kötülükten arınmaktır. Yine buyurur ki nice namaz kılan vardır ki sadece bedenine yorgunluk vermeden başka bir şey yapmamıştır. Nice oruç tutan vardır ki nefsini aç bırakmaktan başka bir şey yapmamıştır.

3-b) Hac’a Gitmek: Zahiri hac olarak her Müslüman ömründe bir kez o kutsal makamı ziyaret etmelidir. Batın-i hac ise yoksulları yetimleri doyurup giydirmek insanların gönlünü kazanmak ve gönüle girmektir. İnançta gönül Tanrı’nın evidir. Her emek verilerek yaşanılarak elde edilen gönül bilgisinin (sezgisel) aklın birikmiş biçimidir. Gönülde Tanrı konuktur bilgi ağırlayandır. Bilgiyle gönül evinde Tanrı’yı ağırlama ve onun hizmetinde bulunma hac olarak algılanır.

Hararet nardadır saçta değildir

Keramet baştadır taçda değildir

Her ne ararsan kendinde ara

Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değil.

                        Hacı Bektaşı Veli

3-c) Zekat Vermek: Zekat bir nevi sosyal yardımlaşmadır. Maddi imkanları yerinde olanlar, her sene kazancının %40’ını (kar payının) yoksullara, yetimlere ve hayır kurumlarına vererek bu görevini yerine getirmiş olurlar. Batıni olarak da: Tarikat yolunda tanrı katına ulaşmak için kendi varlığından vazgeçme. Kendi varlığından vazgeçerek kendini temizleme. Yani kendi varlığından vazgeçme, birey olarak dünyasal isteklerine sırt çevrime anlamını taşır. Amaçlanana ulaşabilmek için kimi doğal gereksinmelerini karşılamada perhizli olma, felsefede doğal olandan sapma değil, doğal olana karşı durmayı bir eğitim aracı olarak kullanmadır. Kendi bilgisinden diğer insanları yaralandırma, bu yolla kendini temizleme. Kendindekini bir başkasına katkıda bulunmadır

3-d) Cihat Etmek: Cihat’ın iki türlü manası vardır.

- Zahiri Cihat: Vatan topraklarını ve namusunu korumak için savaşmak ve elinden geldiğince aklıyla, diliyle hakkı batıldan ayırt etmek için doğruyu savunmaktır.

-Batıni Cihat: Kişinin nefsiyle mücadele etmesidir. Sonuçta insanda her türlü kötülüğü yapmaya yatkın bir duygu hali vardır. Yani zorba bir hükümdar gibi kötülüğü emreden bir nefis vardır ve buda nefs-i emaredir. Kur-an’ı Kerim nefs-i emare hakkında şöyle buyurmaktadır.

Yusuf suresi 53. ayet

“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis gerçekten daima kötülüğü emreder. Ama Rabbimin esirgediği nefis müstesnadır. Çünkü Rabbim gafurdur rahimdir.”

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) bir kudsi hadisinde nefis hakkında şöyle buyurmaktadır; “Savaş eri Allah için nefsiyle savaşandır.” Bu bağlamda en büyük savaş insanın kendi nefsine karşı verdiği savaştır. Gaza yada cihat denilince insanın kendini terbiye etme aşamasıdır. Aksi takdirde Allah adına insanları öldürmek cihat değil katilliktir.

Nisa Suresi 93. ayet

“Bir insanı kasten öldürenin cezası, içinde ebedi olarak kalmak üzere cehenneme atılmaktır. Allah ona azap etmiş, lanet etmiş ve büyük bir azap hazırlamıştır.”

Ayetten de açık bir şekilde anlaşılıyor ki, kaza sonucu meydana gelen ölümlerin haricinde adam öldürmek, Allah’ın yasalarına ve ilahi emirlerine karşı gelmektir. Bu da Müslümanım diyenin yapamayacağı bir şeydir.

3-e) Cenabetten Temizlenmek: Cenabet zahiri olarak şeriat kurallarına göre yıkanmaktır. Yani gusul abdestini zorunlu kılan durum demektir. Örneğin kadının hayız ve nifas durumu, loğusalık (doğumdan sonraki temizlenme) çıkma durumu, insanın ölüye eliyle dokunması durumu, gusul almayı gerektirmiştir. Hacı Bektaşi Veli “Makalat”ında cünüplüğü şöyle tanımlıyor;

“Doğrusu bunu böyle bilin ki, kendini manevi kirlersen arındırmayan başkasını temizleyemez. Yani ahlaki değerlere sahip olmayan başkalarına ahlak dersi veremez. Ama şeriat kapısında elbisene ve tenine bir pis nesne deyse, su ile yıkanınca hem elbisen hem de bedenin temizlenir o zaman abdest alman reva olur, ne bedenin temizlenir, ne cenabetliğin gider, ne de abdestin reva olur! Zira yıkanan Allah’ın emirlerine uymuyorsa yıkanmakla temiz olmaz.”

Çünkü cünüplüğü gerektiren durumlar kabahattir, kabahatler düşkünlüğü meydana getirir. Birbirinin helali olan eşlerin birleşmesinden cünüplük meydan gelmez. Çünkü Nisa Suresi 43. ayetinde, veya kadınlara yaklaşmışsanız ifadesi yer almaktadır. Bu ayetlerde belirsizlik zamiri kullanılmıştır. Kadınlara denilerek kişinin kendi kadınının dışındaki kadınları, yani zinayı gerektiren durumlardaki kadınları kast etmektedir. Ayetteki emir açıktır. Kendi eşine yaklaşan kimseyi cünüplük gibi bir kabahat yüklenmemiştir veya kişi bekar ama kadınlara zinayı getiren durum meydana getirmişse kabahat işlediğinden dolayı cünüptür. O da su ile değil ancak tövbe ederek bir daha cünüplüğü gerektiren hallerde bulunmamak şartıyla tövbesi kabul olunur. Su ise beden temizliği içindir. Bu da Maide suresi 6. ayetinde  ibadetin içerisinde hem kendisini, hem de toplumu rahatsız edici risklerden temizlenmesi emri Kur-an’dır.

Bakara Suresi 187. ayet

“oruçlu olduğunuz günlerin gecelerinde kadınlarınıza yaklaşmanız helal kılınmıştır.”

Bu ayette cünüplük kelimesi kesinlikle geçmez. Çükü kullanılan ifade (kadınlarınıza) oysaki Nisa Suresinin 43 ayetinde ise (kadınlara) cümlesi kullanılmıştır. Yani nikahlı eşiniz olmayan kadınlarla ilişkiye girdiğiniz zaman cünüplük meydana gelir. Çünkü Allah’ın men ettiği bir eylemdir. Tarikatın cünüplüğü dört kapının hizmetini bırakıp Allah’ın emirlerini terk etmektir.

4-) Helal Kazanmak: Yani meşru olmayan kazançları haram saymak ve onlardan kaçınmaktır. Çoluk çocuğuna haram lokma yedirmemektir. Kendisine ait olmayan hiçbir nesneye el uzatmamaktır. Yetim hakkı yememektir, üzerinde herhangi bir kul hakkı olmamalıdır. Helal kazancını haram yollarla sarf etmemelidir. Örneğin içki alemleri, kumar ve nefsini tatmin etmek için şehvet yolunda harcamamalıdır.

5-) Nikahlanmak: Her genç kızın ve erkeğin zamanı gelince evlenmek ve evlilik görevlerini yerine getirmektir. Evlenen çiftler evlilik gününde ölümüne kadar asla birbirlerine ihanet etmemeleri gerek aksi taktirde düşkün sayılırlar. Meyveleri olan çocukları da haram sayılırlar. Aile yani anne ve baba çocuklarına karşı olan görevlerini yerine getirip, onları topluma ve devletine faydalı kılıp iyi bir eğitim ve güzel ahlak ile yetiştirdikten sonra ailevi görevini tamamlamış olur.

6-) Hayız (kadın adet hali) ve Loğusalık (kadının doğum sonrası hali) cinsi münasebeti haram bilmek:

Bakara Suresi 22. ayet

“Hayız zamanda kadınlardan el çekin temizlenmelerine kadar onlara yaklaşmayın.”

Yani resmi nikahlı olmadan, herhangi bir kadınla ya da erkekle dost hayatı yaşamak haramdır. Mutlaka nikahlı evlilik olmalıdır. Eşler evlilikleri boyunca birbirlerine sadık kalmalı, zinayı gerektirecek durumlarda bulunmamalıdır. Aksi halde büyük günah, yani günahı kebair-i işlemiş olurlar. Çünkü en büyük günah şehvet günahıdır.

7-) Sünnet-i Cemaat Olmak: Yani zahiri olarak Hz. Peygamber’in emirlerine, örfüne, davranış, söz ve yaşayış biçimine uyma ve uygulamadır. Toplumun koyduğu kurallara uymadır. Yani beşeri kuralları olan; anayasadaki iş kanunları eğitim kanunları, sağlık kuralları vs. uyma ve uygulamadır.

Batıni manası ise; yol töreleri konusunda bilgisiz olmama. Hz. Peygamber ve Hz. Peygamber’den sonra Hz. Ali ve soyundan gelen imamların seyitlerin söz, davranış uygulama güzel ahlakı yaşama biçimlerini örnek alma ve onaylarını kabullenmedir. Pir’e Mürşid’e itaat etme, Pir ve Mürşid müritlerine kurtuluş yolunu ve tanrısal sırların çözümünü gösteren, dervişleri yöneten ve yönlendiren, üstün aşamalı tarikat ulusudur. Bu nedenle sözü yasa niteliği taşır. Talip bu söze uymakla Sünnet-i Cemaat olma şansını yakalar.

8-) Şefkatli (Merhametli) Olmak: Zahiri manası; insanlara karşı sevecen ve yumuşak davranılmalı. Yaradılmış bulunan tüm varlıklara karşı sorumlu olmalı.

Batıni anlamı; tüm yaradılmışlara karşı sevecen olunmalı ve onları Tanrı’nın emaneti olarak kabul edip korunmalı. Çünkü kamil insan yeryüzünde Tanrı’nın halifesidir ve menzili ise turablıktır. Toprak nasıl ki büyük bir tevazu ile doğadaki canlıları iyisiyle ve kötüsüyle bağrında besleyip yaşamalarını sağlıyorsa, insanoğlu da yeryüzünde Tanrı’nın halifesi olarak bütün varlıklardan sorumludur ve barışçı olmalıdır.

Rad Suresi 25. ayet    

“Allah verdikleri sözü, onu antlaşma haline getirdikten sonra bozanlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkanlar, işte lanet ve yurdun kötüsü (cehennem) onlaradır.”

Hz. Resul (s.a.v.) buyurduğu şefkat imandadır.

Öte yandan tevhid anlayışının bir sonucu olarak doğadaki her şey Tanrı’nın bir görünümüdür. Bu nedenle kamil insan, kendi dışındaki her şeyi korumak ve kollamak göreviyle yükümlüdür.

9-) Temiz Giyinmek: Temiz bulunmak, temiz giyinmek ve temiz ortamda yaşamaktır. Ayrıca temiz yemeklerden yemektir.

Kur-an’ı Kerim’in İkinci Suresi 172. ayeti

“İman sahipleri size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin ve eğer kendisine kulluk ediyorsanız Allah’a şükredin.”

Yani ayetteki ifade Allah’ın haram saydığı yiyecekleri yemem hususundadır. Meşru olmayan yoldan elde dilen haram kazançlardan uzak durmak ve haram lokma yememektir. Sorumlu olduğu kişilere yedirmemektir.

10-) Emir-i Bilma’ruf ve Nehyi’anil Münker (iyiliği emredip yaramaz işlerden sakınmak): İlahi emirlere uymaktır. Yani emredilen işleri yapmak, yasaklanan işlerden kaçmaktır. Bu hayrı bildirecek müracaat kapısı Peygamberlik makamı, ondan sonra imamiyet makamı olarak Ehl-i Beyt makamı ve velayet makamıdır. Bu makamların hepsi de Kur-an’a müracaat eder oradaki mesajlarla insanlara Tanrı’nın buyruklarını aktarırlar. İnsanları kötülükten men ederler.

TARİKAT KAPISI

Tarikat, yol demektir.

Bir pirin, mürşit’in Hakk’a ulaşmak için, İslam dinini yorumlayarak oluşturduğu, kendine özgü kuralları, ilkeleri ve törenleri bulunan inanç yolu, gönül yolu, manevi yol.

Kur-an Maide Suresi ayet 35:

 “Ey inanlar! Allah’ın gazabından sakının. Ona ulaşmak için vesileye (mürşit’e) bağlanın ve O’nun yolun da gayret sarf edin ki kurtulasınız.”

Tarikat Ehli: Derviş.

Tarikat Makamı: Tarikat yolcusunun tarikat yolunda geçmek durumunda olduğu manevi aşamalardan her biri.

Tarikat Piri: Mürşit’tir.

Tarikat Yolcusu: Tarikat yoluyla Hakk’a ulaşmaya çalışan can.

Tarikat Yolu: Tanrı’ya ulaşmayı sağlayan gönül yolu. Manevi yol.

Tarikat-ı Aliye: Allah’a ulaşan yol. (sıratal müstakim)

Tarikat-ı Naci(Naciye): doğru yolu bulmuş kurtulmuş can.

Ansiklopedi: Hz. Muhammed’in Hakk’a yürümesinden sonra halifelik sorununa bağlı olarak tarikatlar çıktı. Sünni tarikatlar şeriat kurallarına yeni bir yorum getirdi. Tapınma biçimlerine, dinsel görevlere özel bir düzen vermekten öteye geçemedi.

Hz. İmam Ali’nin tasavvufi yorumundan yola çıkarak, Ehlibeyt ve 12 İmam sevgisiyle besleyerek gelen tarikatlar İslam dinine yeni yorumlar getirdi. Bunun adına da Batınilik denildi. Bu temel altında Alevilik de yayılıp genişledi ve güçlendi.

“Kur-an’da ki ayetlerin gizli anlamları (örnek: ELİF-LAM-MİM) olduğu ve bunların yorumlarını da ancak temiz, pak, masum İmamların çözebileceği Batınilik temeli üzerinde VAHDET-İ VÜCUT ve ruh göçü felsefesiyle bütünleşti.

Süreç içinde; katı, cansız, aşksız, yaratıcılıktan uzak bir İslami Ortodoksluk sergileyen Sünni tarikatlar karşısında, hoşgörü temeline dayalı, zengin, canlı, yaratıcılı ve üretken bir dervişlik anlayışını geliştirerek, tüm yaratılmışı kucaklayan bir İslami dünya görüşü çıkardı.”

En büyük makamda; “İnsan-ı Kamil” olma makamıydı. Yani “Hak’la Hak” olabilme.

Kaynağını nereden aldı; KUR-AN’dan

Tarikat ilminin kaynağı Hz. Muhammed (s.a.v.) öğreticisi ise Hz. Ali (k.v.)

“Ene ilmün medinetü ve Aliyyün babüha”

Türkçesi: Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır.

                                                               Hadis

Tarikat on makamdır.

1-) Tövbe Etmek: Bakara Suresi Ayet 58: “Sizde deriz şu şehre girin orada dilediğiniz kadar lokma yiyin. Kapısından girerken secde edin ve tövbe edin. Bizde sizin günahlarınızı bağışlayalım.”

Her talip pir ve mürşit huzurunda yani Hakk’ın divanında, bir daha günah işlememek kaydıyla tövbe etmeli ve tövbesinde sadık kalmalıdır.

Tahrim Suresi Ayet 8: “Ey inananlar yaptığınız suçlardan bir daha yapmamak kaydıyla tövbe ediniz.”

Ben namaz kıldım günahlarım affoldu. Hayır tövbe etmek bir defaya mahsustur.

Geçmişteki günahlarında “kul hakkı” varsa onları ödemelidir. Gönül kırdıysa, özür dileyici olup, kırdığı gönlü onarmak lazımdır. Ağlattıklarını güldürmek zarar verdilerinin Zaralarını karşılamak koşuluyla tövbesi kabul olur. Mürşitlik “Vesile” olarak maide suresi 35 ayetle bildirilmiştir. Mürşit; dört kapı, kırk makamdan geçmiş ham ervahlıktan sıyrılıp olgun duruma gelmiş insan demektir. Hak’la hak olmaktır. Allah halifesi olmanın gerekleriyle, ahlakıyla donanmış, Hak’tan halka inen, bir birey toplum hizmetlisidir.

2-) İkrar Vermek: Talip olan bir kişi evvela bir Mürşit huzurunda yola ikrar vermelidir ki; sıdk-ı kalp ile Allah’a teslim olsun.

Ahzab Suresi Ayet 56: “Allah ve onun melekleri Peygamberi överler. Ey indirilene iman edenler; sizde onu övün ve kurtuluşa ermek için tam teslim olun.”

Peygamber vekiline veya Peygambere teslimiyet Allah’a teslimiyettir.

Hucurat Suresi Ayet 14: “Ey Muhammed! Onlar iman ettik dediler. De ki; siz iman etmediniz ama biz Müslüman olduk deyin. İman henüz kalplerine yerleşmemiştir.

Kalbin Allah’a iman etmesi için Muhammed – Ali’nin yoluna ikrarlı olması gerekmektedir.

Fetih Suresi Ayet 10: “Ey Muhammed! Sana biat için el uzatanlar, Allah’a el uzatmış sayılırlar. Allah’ın kuvvet ve yardım eli onların elleri üstündedir. Kim ikrarından dönerse zararı kendi nefsinedir. Kim ikrarında daim olursa ona da mükafat verilecektir.”

Şeriat kapısında biat esası yoktur. Yalnız tanıklık ve inanmışlık yani “kelime-i şehadet” getirmek esası vardır. Teslimiyet ve biat yani ikrar vermek Aleviliğe mahsus (tasavvufi) bir inançtır.

İkrarı bozanlar hakkındaki ayetlere gelince;

Bakara Suresi Ayet 27: Onlar ki Allah’a verdileri ahdi (ikrarı) onunla anlaşıp bağlandıktan sonra bozar. Allah’ın birleştirilmesi emrettiği şeyi keser ve bozgun çıkarır. İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır.

Talip: İsteyici demektir. Yani mürşitten Tanrısal bilginin gizliliklerini öğrenir ve o bilgilerle nefsini terbiyeye tabi tutarak olgunlaşır. Hakk’a vasıl olur (ulaşır). Gerçek talip mürşidin buyruklarına uyan kişidir. Talip şer kabul edilen yanlış söz söyleyebilir. Kaygısıyla mürşit karşısında sessiz kalmalıdır. Alevilikte dilin afetleri olarak algılanan kötü sözlerden kaçınma olayıdır.

Alevilikte yola girmede zorlama yoktur. Bu nedenle; “Gelme Gelme, Dönme Dönme, Gelenin Malı, Dönenin Canı Gider.” Derler.

Yani: yola girip ikrar verdikten sonra dönüş yoktur. Onun için iyice düşün. Çünkü ikrardan dönenler hakkında;

Maide Suresi Ayet 13: Sonra sözlerini (ikrarını) bozdukları için onlara lanet ettik ve kalplerini katılaştırdık.”

Bu ayete bianen ikrar veren talibin iyi düşünmesi gerekir ki Allah’ın lanetine maruz kalmasın. Hakk’ın yoluna girmek diriliktir. Ölümsüzlüktür. Yoldan çıkmakta ölümlüktür. Yol candır can cesetten çıkarsa ceset ölür.

3-) Temiz Olmak: Tarikatın üçüncü makamı temizliktir. Talip tarikatın kurallarına göre temizlenmelidir. Bu temizlik maddi ve manevi kirlerden arınmaktır. Yani yola girip ikrar veren talip meydana gelir, pirinin huzuruna varır, rehber tarafından maddi kirlerden arınması için üzerinde herhangi bir kul hakkı var ise hak sahipleri tespit edilip, ceme davet edilir ve hak sahibi hakkını talep eder.

Rehber sorar; Ey talip! Döktüğün varsa doldur, yani zarara uğrattığın varsa zararını öde. Ağlattığını güldür. Yani dilinle halinle gönlünü incitip kırdıysan o gönlü onar. Özrünü dile. Çünkü gönül Hakk’ın kabesidir. Allah’a karşı isyanda bulunduysan, buyruklarını yerine getirmediysen, tövbe etki bu kirlerden arınasın. Doğru gez. Dost gönlünü incitme, yalan söyleme, haram lokma yeme, elinle koymadığın şeyi alma, gözünle görmediğin şeyi söyleme, zina yapma, edep erkan üzere otur, emanete hıyanetlik etme, ölçü ve tartılara hile yapma, iftira etme, yalancı şahitlik yapma, Allah’ın yarattıklarında kusur arama, kimsenin aleyhinde dedikodu etme, memleketine ve halkına hainlik etme, doğru çalış v.s.

İşte talip bunların cümlesine tövbe ederek maddi ve manevi kirlerden arınmış olur. Eğer talip bu kurallara riayet etmeyip tövbesini bozarsa onun tarikat abdesti bozulmuş olur ve o talip yol düşkünüdür. Müminin abdesti tövbesidir. Su beden temizliği içindir.

Neden düşkün olanlar ibadete giremez? Çünkü tövbesini bozmuştur. Tarikata her türlü kirlerden arınanlar girer.

Müzemmil Suresi Ayet 20: “Ey Muhammed! Senin gecenin üçte ikisi kadarını bazen de gecenin yarısını bazen de gecenin üçte birini seninle beraber pak bir topluluk ile birlikte ibadetle geçiriniz.”

Ayet ibadetin pak ve arınmış bir toplumla yapılmasını emrediyor. İşte tarikatın üçüncü makamı hem maddi hem de manevi kirlerden arınmayı, hem de bedenen temizlenmeyi emretmektir.

4-) Nefsi Terbiye Etmek: Kişi kendinde varolan Tanrısal sırları keşfedebilmesi için nefsini eğitime tabi tutmalı ve terbiye etmelidir. Aksi taktirde Tanrısal sırlara ermesi mümkün değildir.

“Men Arefe Nefsehu Fekat Arefe Rabbehu”

(Nefsini bilmeyen Rabbini bilmez)

Yani; kendini tanıyan, yaradılış nedenini ve kaynağının nereden geldiğini keşfeden Tanrı’nın güç, kudret ve azametini sezinleyebilir. Kişi yaradılış gayesinin ne olduğundan haberdar değilse Kur-an’ın deyimiyle;

“Burada Kör Olan, Ahirette de Kördür.”

Cenab-ı Allah en büyük hazineyi yani “Aklı” insana verdi. O hazineyi hiç kullanmadan sahibine teslim etmek akıl karı değildir. İnsanlar yalnız işkembesi için yaşamamalıdır. Çünkü insan nesli dünyaya sırf yemek ve içmek için gönderilmedi. Görevlerini ifa etsin diye yaratıldı. Kişi nefsini ve şehvet duygularından kurtulamıyorsa,

Araf Suresi Ayet 165: “Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca, yapmakta oldukları kötülükten ötürü şiddetli bir azap ile cezalandırdık.”

Araf Suresi Ayet 166: “Böylece onlar kibirlerinden dolayı kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara hor ve zelil maymunlar olun dedik.”

Yani; Nefsin şehvet ve arzusundan arınmayanlar hayvan suretine dönüştürülüp cezalandırıldığı bildiriliyor. Şimdi ey talip! Zararın neresinden dönülürse kardır. O ölüm öyle bir şeydir ki, gelirken ne seslenir ne de haber verir.

5-) Hizmet Etmek: Talip olan kişiler mürşidine ve yol kardeşlerine sorumlu olduğu eş dost ve akrabalarına hizmet etmektir.

“Halka hizmet Hakk’a hizmettir.” Bu yolda makam mevkii ve rütbe üstünlüğü yoktur. Herkes bir “can”dır ve eşittir. Bu yola giren kişi; birey ve toplum hizmetlisi olmak durumundadır. Kendi istek ve arzularından vazgeçip nefsinin isteklerine sırt çevirip insanlığa hizmet için bir eser bırakır ölümsüzleşir.

Arifler makamında buna “Fena Fiilah” (kendi varlığından vazgeçip yok olup Tanrı varlığında sonsuzlaşmaktır. Tanrı’da yok olmaktır.) makamı denir.

“Hizmet Olmadan Himmet Olmaz”

Bu yolda herkes birbirine bağlıdır ve cümlesinin başı da yola bağlıdır. Yolda Allah’a bağlıdır. Bu yolun adı da “Sıratel Müstakimdir” (dosdoğru yol).

6-) Takva: Takva kulun Allah’a karşı işleyebileceği suçlardan korkmaktır. Nefsin kendisine yaptırmış olduğu her kötü eylemin karşısında Tanrı’nın kendisini gözetlediği ve gördüğünü hissedip kötü eylemlerden vazgeçmektir. Yapmış olduğu kötülüklerin bir gün bedelini ödeyeceğini bilip korkmaktır.

Çünkü Allah’ın insana vermiş olduğu rahmanı ruh insanın bedeninde var olduğu müddetçe insanın her türlü fiil ve eylemlerinden haberdardır.

Zariyet Suresi Ayet 50: “Ey Muhammed! De ki; O halde hem küfrü bırakıp Allah’a koşun şüphesiz ben sizi onun azabıyla korkutan açık bir peygamberim.”

Ayette kişi küfürden nefsin şehvetinden ve haksızlıktan korkmasıdır. Tanrı’nın bir yansıması olarak algılanan doğaya ve insanlara kötülük, en büyük kötülüklerden sayıp korkmaktır.

7-) Ümit Etmek: İnsan hiçbir zaman Allah’tan ümidini kesmemelidir. Gitmek istediği hedefe mutlak suretle ulaşacağına ümit etmelidir.

Zümer Suresi ayet 53: “Ey Muhammed! De ki; Ey kendi nefsine uyup, haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin Allah bütün günahları bağışlar…”

Sıratel Mustakim (dosdoğru yol) üzere olan her can kutsal gerçeğe bir gün kavuşacağı ümidini hiçbir zaman yitirmemelidir. Kişi yeter ki kalbinde şüpheye yer vermesin.

Yüce yaradana sıdk-ı kalp ile sığınsın. Çünkü O yüce Allah bütün dileklerinin mercii makamıdır. Buyurur ki;

Bakara Suresi Ayet 186: “Kullarım beni senden sorarlarsa, de ki; ben size pek yakınım. Her zaman niyaza varıp, dize gelip dua edenin isteğine koşarım ben. Benim davetime böyle koşsun kullarım. Doğru yola gitsinler ki selamete ersinler.

Öyleyse diz üstü oturup dua edip, Allah’tan ümidi kesmemektir.

8-) Hırkadır, Zembildir, Makastır, Seccadedir. İbret Alma ve Hidayete Ermek: Hırka alma: Tanrısal niteliklere bürünme ve kutsallık kazanmadır. İmam Cafer-i Sadık buyuruyor ki, hırkanın imanı kapalılıktır (örtücülüktür). İslam’ı temizlik, dini tanışıklıktır. Kıblesi mürşiddir. Sözü Allah’ı anmaktır. Sırrı şevktir. Canı ibadettir. Gusülü; dünya uğraşında temizliktir. Yakası razılıktır. Eteği dervişliktir. İçi nur dışı nur görmektir. Farzı söylemektir. (hakikati ve doğruyu) Sünneti makastır ki kötülüklerini kesip atması için, marifeti; sıdktır (sadakat ve bağlılık) yüzü pir içi mürebbidir. İmam Cafer-i Sadık yol ehli canların üç sünneti yerine getirmeleri zorunlu görür.

1. Sünnet: Allah’ın varlığına tanıklık etmektir. Tanrı adını dillerin sevgisini gönüllerden düşürmemeleri gerekir.

2. Sünnet Nübüvettir. Yani peygamberlik makamına iman etmektir. Hz. Muhammed’i örnek alıp onun gibi yaşamaktır.

3. Sünnet Velayettir. Hz. Ali’nin makamıdır. Anlamı; peygamberliğin son buluşunda sonra müracaat kapısı imamet ve velayettir. Çünkü Hz. İmam Ali hem imamdır, hem de velidir.

Yola giren her talip gönül rızasıyla o makama biat edip teslim olması lazımdır. Biat (ikrar) nübüvvetlik döneminde peygambere verildi. Nübüvvetin son bulmasından sonra biat velayet makamına yapılır. Çünkü velayet makamı sonsuzdur.

Seccade: Her zaman her yerde Allah’ın tecellilerinin huzurunda olduğunu bilmektir. Yeryüzünde her şey bir ilahı varlığın görümüdür. Alevilikte seccade pi postudur. Muhammed Ali makamıdır. Post kutsaldır. İnançta postun başı “teslim olmaktır”. Ayağı hizmet etmektir. Sağı el tutmak yani el ele el Hakk’a dır. Yani ikrar vermektir. Solu nefsi kırmaktır. Nefsine cihat edip O’na galip gelmektir. Çünkü nefsine bilen Rabbini bilir. Dışı sebat etmek yani sabırlı olmak, kişi sabırla o makama ulaşır. İçin; temkin, yola giren talibin bu yolda inançlı ve kararlı olmasıdır. Ortası muhabbettir. Mihrabı cemal cemale gelmektir. Yüz yüze halka namazı.

Bakara Suresi Ayet 115: Doğuda Batıda Allah’ındır. Ne yana dönerseniz dönün Allah’ın yüzünü görürsünüz.”

Doğusu sevinçtir. Yer küresinde dünyaya gelmek, sevmek ve sevilmektir. Batısı bilimdir. İnsanın olgunluk çağında bilime ve sanata yönelmesidir.

Koşulu: “Erenler önünde baş eğmektir.” Benliği yıkıp Hakk’a secde etmektir. Hak kapısı mürşitlik makamıdır. Mürşidin huzurunda yapılan secde Hakk’a yapılmıştır.

İblis Hakk’ın ademde mevcut olduğunu bilmediği için secde etmedi ve Allah tarafından lanete tabi tutuldu.

Canı tekbirdir. Yani candan geçmektir. Hakk yolunda şeriat yok olma, yani halka hizmet etmek ve yaramaz işlerden beri olmaktır.

Tarikatı: Acımdadır. Şevkat ve merhametli olmaktır.

Marifeti: Rızadır. Pirinden rızasız iş işlememektir. Rızasız lokma yememektir. Yaptığı her güzel işini Allah rızasını ve yakınlığını kazanmak için yapmaktır.

Hakikatı: Kavuşmaktır. Yaradana ulaşmaktır. Onunla sonsuzluğa, ölümsüzlüğe ulaşmaktır.

Zenbil alma. İrfan arayıcısı olmaktır. İrfan bilme anlama anlamına geliyor. Alevilikte ise evrenin sırlarını bilmek ve kavramaktır.

İbret Alma: Her şeyde Tanrı’nın bir hikmeti olduğunun anlamıdır. Yaratılmış her türlü mahluktan, bitkilerden gök cisimlerinden ibret alınmalıdır ki; O’nun kudret ve azametinin nelere kadir olduğunu keşfedip hidayete ermektir.

Hidayete Erme: Hakk yoluna girme, tarikat kurallarını benimsemedir. Hakk’a yönelen her can, manevi yükselmeyle insanı Allah’a ulaştıran yol olarak tarikatı benimser ve Hakk’ın sırlarına mahzar olunca hidayete ermiş olur.

9-) Muhabbet Etmek: Muhabbet üç türlüdür.

1. Cahillerin Sohbeti; Zan ve Kıyastır.

2. Bilginlerin Sohbeti; İlim ve Teknolojidir.

3. Ariflerin Sohbeti; Evrendeki Tanrısal sırların keşfidir.

İnsana yakışmayan her türlü yaramaz işlerden uzak durup arınmadır.

Muhabbet makamının yanı sıra sevgi makamı da muhabbette mevcuttur. Sevgi; kulu Allah’a götüren bir ilham kaynağıdır. Sevgi sadece insanlara mahsus bir olaydır. Allah’ın yarattığı varlıkları sevmeyen Allah’a ulaşamaz. İnsan yeryüzünde Tanrı’nın halifesidir. Yaratılan bütün varlıkları sevmek, korumak zorundayız.

Yunus: Yaratılmışı hoş gördük, Yaradandan ötürü.

10-) Aşka Ermek / Şevke Ermek / Özünü Fakir Görmek:

Aşka Erme: Allah’ın varlığını içten gelen bir eğilimle sevme, sevilende kendini yok etme, sevilenle bir olma. Seven yok, yalnız sevileni var etmedir.

Tarikata giren bir can, aynı zamanda bir aşktır. “Seyrü-Sülük” yani aşk ve cezbe, aşk ile kemale erme. Yüksek aşkla Allah’a ulaşma. Evrensel insan aşkıdır bu. İnsanı kamil olma yoludur. İnsanı gören ve seven, Allah’ı hatırlar.

Sofra = Şölendir. Meydan = Törendir.

Tasavvufi okuldur bu. Aşkla Tanrı’sal varlığın gizliliklerine bağlanarak, kendini Tanrı’da, Tanrı’yı kendinde görme aşamasına yükselmiş yetkin kişi demektir.

Bu nedenle Tanrısal özde ölmezliğin sırrına ulaşılması durumunda belirten sevenle sevilenin birliğini anlatmak için “Aşukla – Maşuk” özdeyişi kullanılır.

Şevk Makamı: Candır. Can cana kavuşursa, Allah’a ulaşırsa, sevinmek, oynamak, zevkle, şevkle hareket etmek şaşılacak şey değildir. O hareket yaradanın dostluğu içindir helaldir. Çünkü ilahi nasiptir. Yani Allah’ın sevgisinden ve Tanrısal tecellilerden kaynaklanan coşkuyu duymadır.

Özünü Fakir Görme: Allah uğruna dünya varlığından vazgeçme, dünyanın geçici isteklerine aldanmama kendisine verilen nimetlerden bütün varlıkların yararlanmasını sağlamaktır.

Hz. Peygamber: “Muhtaçlık benim medari iftiharımdır. Kıyamet gününde ben onunla öleceğim.” Bir talip her şeyi ola ama hiçbir şey benim demeye, çünkü cümlesi Allah’a mahsustur. Kul oldan yararlanma mükellefiyetine sahiptir.

Yunus: “Mal sahibi, Mülk sahibi, Hani bunun ilk sahibi.”

MARİFET KAPISI

            Adem oğlunun “edep”ten nasibi yok ise insan değildir. Adem oğlu ile hayvan arasındaki fark budur. Şems-i Tebrizi’den nakledilir ki; “Ey Ademoğlu gözünü aç ve gör Allah-ü Teala’nın kelamının manası olmasıdır.

1-) Eline – Beline – Diline Sahip Olmak: Eline sahip ol; o eli harama uzatma, hırsızlık yapma, sana aitolmayan şeylere el uzatma, elini suç işlemekten ve kan dökmekten uzaklaştırıp güzellikleri yaratma haline dönüştür.

Diline sahip ol; yalan söyleme insanları birbirine düşürecek kov ve gıybette bulunma.

Beline sahip ol; zina yapma, helalinden gayrisine şehvet gözüyle bakma.

2-) Korkmak: Talip Allah’a yakınlaşmaya çalışırken ulaştığı marifet aşamasından düşme endişesini taşıması durumudur, aksi taktirde Tanrı’ya korkuyla değil sevgiyle varılır. Korku her an (nefsin) o makama ulaşmış kişiyi bir hataya sevk edebilir endişesidir. Talibin arzuladığı didarı (Hakk’ın Cemali) görmekten mahrum kalma korkusudur. Korku; yanlış algılamayla birlikte el afetleri, dil afetleri ve bel afetleri ile meydana gelebilen maruzatlardır. İkinci makamdaki mertebe Nefes-i Levame mertebesidir, Abidler makamıdır. Kıyamet suresinin ikinci ayetinde: Kendini tanıyan nefse yemin ederim ki, muhakkak öldükten sonra dirileceksiniz. Nefsi Levame kendini tanıyan nefistir ve Zühdü Takva üzeredir. Yani doğru yola kendini adama ve hata yapma korkusuyla Tanrı’dan korkmadır.

3-) Perhizkar Olmak: Yani Nefsin isteklerine karşı çıkmak ve onu terbiye etmeye çalışmaktır. Mahrem olan şeylerden yani Nehyül Münkerden. (nefsin arzu ve isteklerine dayalı tüm isteklerden uzak durma halidir.)

4-) Sabırlı Olmak: Sabır emirleri yapmakta yasaklardan sakınmakta, başa gelen müsibetlere tahammül etme ve katlanmaktır. Ahkaf Suresinin 35. ayeti: “Artık Resullerin azim sahibi olanlarının sabrettiği gibi sabret. O inkarcılar için acele etme.” Yine Hadis-i Şerif’te: Her kim sabrederse, Allahü Teala o kimseye sabrın hakikatini ihsan eder. Sabrın başı acı lakin sonu tatlı olur. Sabır dinin yarısıdır. Sabr-ı Cemil başa gelen bela ve musibetten dolayı feryat etmeden, insanlara şikayette bulunmadan yapılan sabırdır.

Yusuf suresinin 16. ayetine mealen: “Yakup (A.A.) oğullarına dedi ki: Hayır, nefisleriniz siz aldatıp böyle bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen Sabr-ı Cemildir. Sizin bu yaptıklarınız üzerine sabrımla Allahü Teala’dan sabır isterim.”

Kanaat ise: Allah’tan kendisine verilene razı olmaktır. Az şeyle yetinmek, nafakada yani yeme, içme ve barınacak yerde zaruret (az) miktarına razı olup nefse dayalı şeylere fazla bağlanmadan daha çok istememektir. Allahü Teala buyuruyor ki; Ey kulum verdiğim rızka kanat eyle, insanların en ganisi (zengini-manevi) olursun, kimseye muhtaç kalmazsın.(Hadi-i Şerif Nihaye)

5-) Utanmak: Allahu Teala’nın razı olmadığı çirkin şeyler, yapmaktan kaçınca; başkalarının kötülemelerinden korkma ve sıkılmaktır, vehaye etmektir. Haya: hadis-i Şerfte buyurur ki; Haya imandadır. İmanı olan cennettedir. Fuhuş kötülüktür. Kötüler cehennemdedir. Hayasız insan, halk içinde çıplak oturan kimseye benzer. Allahü Teala’dan haya ediniz! Hakiki anlamda Allah’tan haya etmek, kötü düşüncelerden uzak durmak, helal lokma yemek ve ölümü hatırlamaktır. Hakka varmak isteyenler, dünyanın süsünden ve zinetinden uzaklaşır. Kul haya sahibi olduğu zaman, nefsinin arzu ve isteklerine meyletmek, sonra hayayı terk etmektir. Hayanın en kıymetlisi Allahü Tealadan utanıp yaramaz iş işlemektir.                      

6-) Cömert Olmak: Cömertlik iki türlüdür, maddi ve manevi. Maddi cömertlik İslam dininin emrettiği gibi parasını ve malını hayırlı işlerde kullanmak, kazancını içki, kumar, şehvet gibi nefsinin arzu ve isteklerine dayalı yollarda kullanmamaktır. Allah’ın emrettiği gibi yoksul yetim ve yardıma muhtaç, kişiler yararına sarf etmektir. Hz. Ali’nin (K.V) buyurduğu gibi, cömerdin yemeği şifadır, cimrinin yemeği ise hastalıktır. Allahü Tealanın cömertliğini bir düşünün ki yerküresinde yarattıklarının cümlesine nimetlerini hiçbir karşılık beklemeden sunmuştur. Kafir kullarını dahi rızklarını kesmeden verir. Manevi cömertlik ise; Alimler sınıfında olan bir kişi ilim cimriliği yapmadan onu layık olan kişilere sunmaktır. Yani bilgisini ehli olandan esirgememektir. İlim adamı yetiştirilmelidir ki o ilmi onu ölümsüzleştire aksi takdirde Allah’ın kendisine sunmuş olduğu hazineden hiçbir eser bırakmadan ve kimseyi yaralandırmadan toprağa gömmektir. Buna da ahmaklık derler. Nasıl ki bir altın madeniniz olunca hiç işlemden seyirci olursunuz ve ömrünüz nihayetine erince de geride evlatlarınıza bırakacak bir mirasınız olmayınca arkanızdan rahmet yerine cimriliğinizden dolayı lanet okurlar. Bu ilim cömertliği sanat dalında da geçerlidir.

7-) Tasavvuf İlmini Öğrenmek: Tasavvuf ahlak ve kalp ilmidir. Gönül yolu ile önce kendini, sonra kendi özünde Tanrı’yı bulmadır. Gönlünü kötü huylardan temizleyip, kalpten imanın vicdanileşmesini sağlamak kalpten imanın sağlamlaşması için nefs-i emareden doğan şüphe ve tembelliklere yer vermemek kaydıyla, sıkıntıları giderip ibadetinde kolaylık ve lezzetin hasıl olması için gafletten uzaklaşıp her an Hakk’la beraber olmaktır. Tasavvuf halidir, söz değildir, söz ile ele geçmez. Hal ile yaşanılır. Tasavvuf: Namaz, oruç ve geceleri ibadet etmek değildir. Bunları yapmak her insanın kulluk vazifesidir. Tasavvuf insanları incitmemektir ve alçak gönüllü olmaktır. Bunu elde eden o ilme vasıl olur. Tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır. Birincisi toprak gibidir. İyiyi de kötüyü de bağrın da besler, ayırd etmez. İkincisi bulut gibidir, herkesi gölgeler. Üçüncüsü yağmur gibidir, sevilen kimseyi de sevilmeyen kimseyi de sular. O rahmet suyunu ayırım yapmadan herkese gönderir. İşte özet olarak tasavvuf ilmini öğrenmek budur azizim.

8-) Miskinlik: Miskin dünya nimetlerine sırt çevirmiş nefsini günlük kazancıyla az miktarda tattırarak terbiye, yani eğitime tabii tutan dervişlik makamıdır. Miskinlik iki türlüdür, imkansızlıklardan veya özgürlüklerinden dolayı yokluğa düşenler, bir de var iken varlık içinde yokluk çekenler varlığının imkansızlıklarından dolayı miskin (fakir) olanlara dağıtanlardır. Miskinlik alçakgönüllülüktür. Gururundan kaçınmak hırs, nefis, öfke, maskaralık ve tamahkarlık gibi kötü huyları terk etmektir. Yani miskinlik aynı zamanda saydığımız kötü huyların kendisinden zayıflatmış ve o ahlaksızlığın fakiri olmuş demektir. Miskinlik kendisine hiç varlık tanımama eyvallah kapısının kulu olmak, bu yolun kurallarını benimseyerek o anaya razı olmak, itaat etmek ve teslim olmaktır.

9-) Marifet Sahibi Olmak: İlim ve sanat sahibi olmaktır. Marifet sahibi olmak, gönül yoluyla en yüce düzeye ulaşma ve Tanrısal sırlara erme veresidir. Gönülle bilmek, yani Allah’ı gönüldeki ilhamla maşuk’a akış olup doğadaki varlıklarda onun tecelliyatını görmektir.

Marifet: Her durumda kulun, Allahu Tealanın verdiği nimetlere şükretmede aciz kaldığını, en kuvvetli zamanlarında bile ona şükretmekten aciz ve zayıf olduğunu bilmesiyle ele geçer. Marifetin hakikati Allahu Teala dan başka her şeyden ümidini kesmektir. İnsanın izzeti, imanı ve marifet iledir. Mal, rütbe ve mevki ile birlikte değildir. Zahiri anlamda ise madde ve teknoloji üzerine bir sanat sahibi olunmalı ki insanlığa faydalı olabilinsin. Marifet bilgileri keşf le (Açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak, perdeyi kaldırıp gizli olanı görmek anlamındadır.) ve ilham ile hasıl ile hasıl olur hocadan öğrenilmez. Şeriat bilgileri ise üstattan öğrenmekle elde edilir. Eğer ki şeriat bilgileri ilham ile hasıl olsaydı Allahu Tealanın peygamber ve kitap göndermesinin lüzumu kalmazdı. Bu dünyada en kıymetli şey marifetullaha kavuşmaktır. Kalbinde hardal kadar dünya muhabbeti olan kimse marifetullaha kavuşamaz.

10-) Kendi Özünü Bilmek: Zira Hz. Resullulah’ın buyurduğu gibi nefsini bilen rabbini gerçek olarak bilir. Nefsin gerçek manası insanın kendisidir. İnsan-ı Kamil’i anlatmak güç bir manadır. Hz. Mevlana’nın buyurduğu gibi: “İnsanın hakikatını anlatsam sizde yanarsınız bende” can kafeste susuz kalmış bir bostana benzer, suyu verince yeşerir envayi türlü bitki biter. İşte marifetin muhabbeti su misalidir. İnsan yeniden hayat verir. Kendini bilmekteki maksat başkalarında kusur aramdan, sürekli kendisinin eksik ve yanlışlarını denetleyip, kendine dönme ve kendisini vicdan muhakemesinde yargılayarak arındırıp, kendisinde var olan Tanrısal gizlikleri keşfetmektir.

HAKİKAT KAPISI

Hakikat: Yüzeysellikten sıyrılıp, öze dönmektir. Her şeyi Allah rızası için yapıp yüce yaradanı hoşnut etmektir.

Fecr Süresi Ayet 28:  “Ey nefis dön rabbine razı etmiş ve edilmiş olarak.”

Ayetteki ifade, Tanrı’nın rızasını kazanmış kulundan, kendisinde razı olduğunu beyan ederek “Dön Rabbine” çağrısıyla “FENAFİLLAH” makamına davet etmektedir.

Fenafillah: Tanrı rızasını kazanmış kulun, kendi varlığını Tanrı varlığında yok ederek onun yolunda kendi varlığından geçmesidir.

Hakikat yolcusu olan kul gerçekliğin en yüksek aşamasına ulaşmak için görünür varlıklardan kopma, sıyrılma anlamına gelen FENAFİLLAH, bir bakıma yalnız Tanrısal olanla yetinmedir. Bu aşamaya ulaşmış salik (yolcu) özünde ve çevresinde sadece Tanrının bulunduğunu kavramış olur. Bu aşamada “Ben” ve “Sen” gibi sözcükler “Birliğe” aykırı olduğundan, ikilik yarattığından geçersizdir.

Özetleyecek olursak fenafillah ölmeden evvel ölmektir.

Tanrısal özde ölümsüz olma durumu “Bekabillah” makamını en güzel şekilde Hallac-ı Mansur (857 – 922) dile getirerek “ENEL HAK” diyerek “Bekabillah-ı” tanımlamıştır. Beka durumunda ulaşan kul, Tanrı’nın varlığıyla var, onun ezeli ve edebi, oluşuyla ezeli ve edebi olur. “Beka Billah” Tanrı’nın kendisidir.

Beka: Sonsuzluk, devamlılık ve baki olan anlamındadır. O makama erişen kişi hakikat-ı kavramış. O’nunla O olmuştur.

            Hakikat kapısının makamları ise şunlardır:

 

1-) Alçak Gönüllü ve Türap Olmak: Hz. Peygamber Efendimiz, bir hadisinde Hz. Ali Efendimize: “Ebû Türâb” diye hitap etmişti. Ebû Türab’ın sözlük anlamı, yaratılışın ana maddelerinden sayılan dört ana maddeden birisi olan topraktır. Turab olmak, alçak gönüllülüktür. Toprak, her şeyi karşılıksız verir, karşılıksız alır. Her zaman ayaklar altındadır yani en alçak gönüllüdür. Herkes tarafından çiğnenmiş olmasına rağmen kimseye dert yanmaz. Herkese hoşgörü, sevgi ve şevkat ile yaklaşır. Toprak cömerttir, toprak berekettir. Toprak, onunla başlayıp onunla bitmektir.

İnsan da herkesin bastığı  toprak anlamında alçak gönüllü olmalı. Allah’tan gelen her şeyi, gönül hoşluğu ile karşılamalı. Hiçbir zaman teslimiyetten ayrılmamalı. Yine hiçbir vesile kibirli ve benlikçi olmamalı, insanlara yüksekten bakmamalı, malıyla ve bilgisiyle övünmeyerek, hoşgörülü olmalıdır. Herkesin ilmine ve bilgisine, saygı duymalıdır.

 

2-) Kimsenin Ayıbını Görmemek: Hz. Ali Efendimiz, şöyle buyuruyor: “Akıllı bir kimse, önce kendi ayıplarını görür. Kendi ayıbını görmeyen kimse, başkasındaki güzellikleri göremez. Bir kişinin kendi ayıp ve kusurlarını görmeyip, başkalarının ayıp ve kusurlarıyla uğraşması, kötülük olarak ona yeter.

Yine Hz. Ali efendimiz: “Kim kendi ayıbına bakarsa, başkasının ayıbını görmez. Başkasının kuyusunu kazan kimse, oraya kendisi düşer. Kendi hatalarını unutan kimse, başkalarının hatalarını büyük görür. Başkasının gizli hallerini ortaya koyan kimsenin ise kendi gizli ve ayıp halleri ortaya çıkar” buyurarak, bu konuyu veciz bir şekilde anlatmıştır.

Hasan-ı Basri Hazretleri de: “Ey adem oğlu! Sende mevcut olan bir kusur ile insanları kınayıp dururken, kamil bir Müslüman olamazsın. Kamil Müslüman olmak için önce kendi kusurunu ıslah etmelisin, sonra da başkalarının kusurlarını ıslah ile meşgul olman gerekir. Ancak bunu yaptığın zaman Allah Teala’nın has kullarından olabilirsin” buyurmuştur.

Cenab-ı Allah Kur’anda: “Birbirinizin ayıplarını (gizli hallerini) araştırmayın” buyurmuştur. (Hucurat, 12)

 

3-) Elinden Geleni Esirgememek: Bir kimse, halka hizmet, Hakk’a hizmet anlayışı ile tüm yaratılanı sevmelidir. Darda kalanların yardımına koşmalı; bunları yaparken de hiçbir karşılık beklememelidir. Daima haklının ve mazlumun yanında yer almalı, hiçbir vesile adaleti elden bırakmamalıdır.

Hz. Ali Efendimiz, sürekli olarak haksızlıktan kaçınmış, gerek öğütlerinde ve gerekse valilerine gönderdiği genelgelerde iyiliği ve iyilik yolunda savaşmayı önermiştir. Hakk, Muhammed, Ali yolunda ilerlemek isteyen bir kimse de Hz. Ali gibi hareket etmelidir.

 

4-) Tüm Yaratılanı, Sevmek: Bunun için tüm yaratılana bir nazarla bakmak, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek gerekir. Başta insan olmak üzere tüm yaratılmışı, sevgi ve muhabbetle kucaklamalı ve sevmeliyiz. Ayrıca insanların iyi ve üretici yanlarını bulup, onları o yönde çalışmaya yönlendirmeli ve hiçbir vesile onların kusurlarını görmemeliyiz.

 

5-) Tüm İnsanları Bir Görmek: Yetmiş iki millete bir gözle bakmalı.  İnsanlar arasında din, dil, ırk ve cinsiyet ayırımı yapmamalı. Her inanç grubunun yaptığına saygı duymalı, hiçbir kimsenin yaptığı ibadeti hor görmemeli ve hoşgörü ile karşılamalıdır. Çünkü Cenab-ı Allah, yapılan ibadetin şekline değil, özüne bakmaktadır.

 

6-) Vahdet-i Vücut ve Vahdeti Mevcut Anlayışı: “Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Mevcut” anlayışına göre, Allah’ı bir görmek, yani tek olduğuna inanmaktır. Bir başka deyişle  varlığın tek oluşu, yani kâinatı bir bilme, Hakk ve O’nun tecellilerinden başka hiçbir şeyin hakiki bir varlığı olmadığına inanmaktır. Kısacası; “Lâ Mevcuda İllallah” tır, yani ondan başka mevcut yoktur. Tasavvufta ise Allah’a yakın olma, Allah’a ulaşmak anlamına gelir.

Vahdet-i şuhud ise: Cenab-ı Allah’ın tek olarak görünmesidir, âlemde tek oluşudur. Yani, kesretten vahdete (çokluktan birliğe) dönüş halidir. Vahdet, tekliktir. Şuhud, görünme veya şahit olmaktır. Âlem-i Şuhud ise görünen âlem, yani bu dünyadır.

Özetlersek, Allah’ın tüm varlıklarda görünmesidir. Bu duruma şahit olma, yani her şeyi Allah’ın tecellileri olarak görme halidir.

 

7-) Anlamı Bilmek, Sırrı Öğrenmek: Bunun için, tefekküre varıp, o yüce yaratanın tüm bilgi ve sırlarını müşahede etmek gerekir. Yani, vermiş olduğu nimetlerinin, bu dünyanın tertip ve düzenini, kısacası tüm sırlarının hikmetlerini düşünerek, O yüce yaratanla bütünleşmek gerekir.

Yine bu makamda insan, nefsin isteklerinden kurtulup, tefekküre vararak, “Allah’ın Evi” olarak nitelenen gönül evinde tecelli eden gayba ait bilgilerden haberdar olmaya çalışır, bu gibi tecellilere mazhar olur.

Bu duruma gelerek gönül gözü açılan bir kimse, gayp âleminin tüm bilgi ve sırlarını; kendi iç dünyasında ilham yoluyla sezebilir. İlham, kişinin özel gayreti ve çalışmaları sonunda kendisinde meydana gelen bazı ilâhi hassasiyetlerdir. İlham, hiçbir aracıya gereksinim duyulmadan, Allah’a ait ilâhi mesajların, muhatabın gönlünde zuhur etmesidir.

Muhatap bu ilâhi mesajları, hisseder ve Cenabı Allah’ın kendisine müsaade ettiği ölçüler içerisinde açıklar veya açıklamaz.

 

8-) Seyr-ü Sülüğünü Tamamlamak: Hakikat yolcusu, manevi olgunluğa ulaşabilmesi için Tanrı’ya yapacağı seyrü sülüğü, yani manevi yolculuğu, dört aşamada gerçekleşir:

1. Seyr-i İllallâh (Tanrı’ya yolculuk): Tüm beşeri isteklerden arınarak, Allah’ın iradesine teslim olma.

2. Seyr-i Fillâh (Tanrı’da yolculuk): Tanrısal nitelikleri kazanma, Tanrı’nın  iradesine göre hareket etme.

3. Seyr-i Maallâh (Tanrı ile birlikte yolculuk): Bu yolculuk, kesretten vahdete, yani halktan Hakk’a yapılan bir yolculuktur. Buna vahdet-i vücut denir ve bu makam, her şeyin Tanrısal olmasıdır.

4. Seyr-i Anillâh (Tanrı’dan yolculuk): Bu yolculuk ise, vahdetten kesrete, yani Hakk’tan halka yapılan bir yolculuktur. Burada manevi yolcu, Tanrı’dan tekrar halka dönerek, bireylere, yani topluma hizmet edecektir. Daha doğrusu, ruhlar âleminden, beşeriyet âlemine dönerek, halkı irşat edecektir.

 

9-) Tanrısal Sırları Öğrenmek ve Öğretmek: Tanrı’nın birliğinden, yani ahad (tek) oluşundan haberdar olup, bundan başkalarını da haberdar etmek gerekir. Çünkü Allah, tek bir varlıktır, evrende görünen tüm nesneler, O’nun unsurlarıdır. Nasıl ki, biz bir insana baktığımız zaman onu tek görürüz. Halbuki bu insanın bedeninde elleri, kolları, ayakları, ağzı, burnu, kulakları, kaşları, kirpikleri , saçları vardır. Bedeninin içersinde ise ciğerler, dalak, pankreas, böbrekler ve adını sayamadığımız milyarlarca hücreler ve mikro organizma mevcuttur. Bundan dolayıdır ki Hz. Ali efendimiz, “insan, küçük bir âlem” buyurmuştur. İşte biz, bir insana baktığımız zaman, tüm bu nesnelerin teker teker isimlerini söylemeyiz, bu bir insan deriz. Allah için de O’nun bu âlemde bulunan unsurlarını teker teker söylemeyiz, Sadece “Allah” deriz. Veya: “O, tektir, yani Ahad” tır” deriz. Bunun tasavvuftaki söyleniş şekli “Lâ Mevcuda İllallâh” tır. “O’ndan başka mevcut yok” demektir. Çünkü Cenab-ı Allah, bir kudsi hadiste: “Küntü Kenzen mahfiyyen feahbebtü en u’refe fe’halaktül halk-â Li u-refe” buyurmuştur. Bu kudsî hadisin açıklaması şudur: “Ben gizli bir hazine idim, yani her türlü suretten soyutlanmış bir varlık idim. Bilineyim istedim de tüm yaratıklarla birleşip kendime muhabbet için halkı ve âlemleri halk ettim” buyurmuştur.

Buradaki “halk ettim” sözü, yoktan var etme anlamında olmayıp, Allah’ın kendi zâtını, bir halden bir başka hale dönüştürmesiyle meydana gelme şeklindedir. Hadisin sonundaki: “Li-u-refe” sözü, bilinmektir ve sevgiden beklenen sonuçtur. Yani Allah’ın, hayat, ilim, duyma, görme, söyleme, kudret, irade, meydana getirme, yani yaratma, zuhur, yani görünme ve bunlara benzer sıfatlarıyla birlikte, insana bahşettiği muhabbet ve sevgidir.

Özetleyecek olursak, sudur öğretisine göre, Allah, önce kâinatın tüm bilgi ve sırlarını içerisinde saklayan bir çekirdek idi. O, görünmez alandan, görünür alana çıkmayı diledi de çekirdek çatladı, nur halinde bir ışık oldu. Bu ışık, aynı atom gibi bölünerek, zerre zerre sonsuzluğa yayıldı ve bu zerreler, Tanrı’nın öz cevherinden meydana gelen ruhlar oldu. Sonsuzluğa yayılan bu zerreler, kalp gibi çarpan, ışıl ışıl parlayan evreni meydana getirdiler.

Bu defa o yüce yaratan, kendi güzelliğine, yüceliğine, sonsuzluğuna ve büyüklüğüne, yani O’nun tüm vasıflarına hayran olsunlar diye, bu ruhlara kendi öz cevherinden emanet olarak sıfatlar vererek, onları farka getirdi. Yani görünmez alandan, görünür alana çıkardı ve böylece insanoğlu ve tüm varlıklar yaratılmış oldu. Dolayısı ile kendisi de farka gelmiş oldu, yani görünmez alandan, görünür alana çıktı.

O, yüce yaratan farka gelen bu zerrelere, “elestü bi-rabbiküm?” dedi, yani “ben sizin Rabbiniz değimliyim” dedi. O vakit tüm ruhlar, “evet sen bizim Rabbimizsin, yani yaratıcımızsın” dediler. Böylece Allah’la ruhlar arasında bir “ikrar”, yani sözleşme yapıldı.

İşte, kâinatı kaplayan bizler ve görünür görünmez tüm yaratıklar da dahil, hep bu nesnel evrenin ufaltılmış, toz haline getirilmiş zerre atomlarından başka bir şey değiliz, yani aslında biz oyuz. O ise tüm bu nesnelerin yaratıcısı değil, ta kendisidir.

Bu hususta şu Kur’an ayetlerine bakabiliriz: Bizim emrimiz, bir anlık bakış gibi, bir tek sözden başka bir şey değildir. Bu ayetteki emir, “Kün!”, yani “Ol!” emridir.

Diğer bir ayet ise: Hani Rabbin, âdemoğullarının, bellerinden zürriyetlerini alıp onları, öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: “Rabbiniz değil miyim?” Onlar: “Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz” demişlerdi.

10-) Müşâhede ile Tanrısal Varlığa Ulaşmak ve Hakla Bir Olmak: Bir kimse, müşahede yoluyla, önce İlm’el Yakin, Ayn’el Yakin ve Hakk’el Yakin mertebelerine vakıf olur. Bunların gerçekleşmesi için:

1. “Akıl” kesin kanıt kullanarak, yani ilim yoluyla; Tanrı hakkında kesin bilgi sahibi olur ve buna “İlm’el yakin” denir.

2. Açıklama ve bilim yoluyla bilme. Allah sırlarının, Hakk yolcusu tarafından müşahede edilmesi, yani, ilham yoluyla görünmesi, “Ayn’el Yakin”dir.

3.  Allah’ın ilmiyle ilimlenip, vasıflarıyla vasıflanıp, O’nun iradesiyle Allah’ı aracısız görmek, “Hakk’el Yakin”dir.

Bu sonuncusunun, yani Hakk’el yakin mertebesinin gerçekleşmesi için de en etkili araç, aşk ve cezbedir. Cezbe denen şey ise, insanın şuur ve benliğini yok edip, bir an için Allah’la buluşmasını sağlar, insanı bir an için vuslata kavuşturur, bir an için zerreden bütüne doğru bir akış olur ki, insan bir damla iken deryaya karışır ve bu aşk deryasında yok olur. Bunun kaynağı ise, şekil ibadetlerinden ziyade, sevgi, aşk ve muhabbettir. Bu mertebeye gelen insan, Hakk’el Yakin mertebesine erişerek, kendi özünü bilmiş olur.

Bir insanın, bu mertebelere erişebilmesi için, önce Hakk-Muhammed-Ali yoluna girip, ikrar vermeli ve dört kapı-kırk makamın tüm vecibelerini yerine getirmesi gerekir.

Dört kapının dördüncüsü olan hakikat kapısının makamları yukarıda verilmiştir. Bu kapının on makamını tekmil bilen ve uygulayan bir kimse, gerçek hakikat kapısını tamamlamıştır. Hakikat makamına ulaşan, yaşamını bu inanç ve şartlar içersinde düzene sokan bir kişi, küfrü imana, zorlukları kolaylığa, çirkinlikleri güzelliğe dönüştürebilir ve böylece hakikat ehli sayılır.

Hakikat yolcusu, gerçekte Hakk’a talib olmalıdır. Bunun için de özünü toprak etmelidir. Çünkü toprak, öyle bir nesnedir ki, kendisine ne kadar eziyet edilse, o buna daha bol ürün vererek cevap verir. Üzerine hayvan dışkısı atılsa, o bundan asla gücenmez, aksine daha fazla ürün verir. Bundan dolayıdır ki, hakikat yolcusu bir talip aynı toprak gibi olmalı, küfrü imana çevirmesini bilmelidir.

Hakikat yolcusu olan kimse, kendisini toprak edip, “Marifet” tohumunu bu tarlaya ekmeli. O tohumu, fakirlik, alçak gönüllülük suyu ile sulamalı, rıza orağı ile biçmeli, sabır harmanında dövüp, fark düveni ile yumuşatıp, şark yeliyle savurup, hal değirmeninde un edip, erkân eleğiyle eleyip, irade teknesine koyup, iman tuzuyla tuzlayıp, “muhabbet”le yoğurup, aşk ateşiyle yakıp, gönül fırınında pişirip, “Mürebbi”nin önüne gelmelidir.

Eğer makbul görülüp kabul edilirse, Şeriat, Tarikat ve Marifet makamlarındaki hizmetinin karşılığını görmüş sayılır. Bu kimsenin Hakk katındaki mertebesi yükselir ve böylece hakikate erişerek, kâmil insan olur.

Eğer bir talip, pişmeden, olgunlaşmadan “Mürebbi” önüne gelecek olursa, o pişmemiş ve çiğ bir lokma sayılır. Çiğ lokma da yenmez, insanın midesine zarar verir, lezzeti dahi olmaz. Bundan dolayıdır ki, Hakk, Muhammed, Ali yolunda ve erkânında, çiğ lokma yenmez, çünkü haramdır.

Yaşamında bu aşamaya gelen bir kimsenin, yaptığı her işte doğruluk, düzgünlük, söylediği her sözde kemalât görülür. Bu gerçeğin farkına varamayan kimseler ise, hangi milletten olursa olsun, gerçeği görüp fark edemez ve delâlet