Alevilik

Alevilik, İslam’ın tasavvuf yoludur, dedik ve son noktayı orada koyduk.  Aleviliği tam anlatabilmek için tasavvuf nedir? diye sormak lazımdır. Tasavvuf, İslam’ın pratik yönünü teşkil eder. İslam dininde, Tevhid kavramı, tasavvuf felsefesinin “Vahdet-i Vücut” (Varlığın Birliği) görüşüdür. Tasavvuf demek, batın (görünmeyen) manayı, zahir (görünen)  mana ile karıştırıp uyuşturarak tevil (Asla dönüş, öz, batın) yolu ile ve sembollerle (Üçler, beşler, yediler gibi) açıklamak demektir. Ve batın manayı zahir misal ile işaret etmektir. Zahir görünendirBatın görünmeyendir. Öyleyse, Allah hem görünmeyen (Ma’dumat) hem görünen (Meş’hudat) her şeye sahiptir. “Vahdet-i Vücut” Şarktan başlayarak Hindistan, Çin, Mısır, Sümer, Asur, İran, Yunan, Akad ve oradan da Araplara yani Abbasilere geçerek (Evrensel değerleriyle de tüm insanlığa) tek bir “İlahi Vücut” kavramı ile kaynaşıp tasavvufta birleşmiştir. Araplar işin özünü kavrayamadıklarından vahdet-i vücut fikrine ısınamamışlardır. (İbn-i Arabi bu fikri ilk savunandır.) Tasavvufun amacı “Nefs” denen kaleleri feth edip “Kamil İnsan” yaratmaktır. Çünkü, Tanrı insanda ancak, Kemâl’in en yüksek derecelerine ulaşıldığı zaman tecelli eder. Başka bir açıdan da, şehitlik acılarının yükseldiği yerde de tecelli eder. Ruh sürekli yol almaktadır. Fakat, eğer ruh, onu Tanrı bilgisine ve kemâl’e götürecek olan, kendi varlığının bilgisine ermeyi başaramamışsa o zaman, geldiği gibi, bilgisiz olarak geri dönecektir. Yani “Beşer” doğup beşer ölecektir. Beşer, kendi kendini idare edememektir. Yaşamını emirlerle, yasaklarla sürdürendir. “Be-şer” şer doludur;

Bi-şer” olup yani şerden kurtulup ve arınıp “insan” olur. Beşer, kendi nefsine, bilincine, ilmine, haline sahip olamadığı için yönetilecektir. Kendini bilen insan kendisini yönetendir. Hz. Peygamber; “Kendini bilen Rabbini bilir.” diye buyuruyor. Büyük şehit, Allah velisi Nesimi Sultan da, “Kendini bil ki, ta ki Tanrı’yı bilesin.” demiştir. Başka bir deyimle de “ Nefsini bil ki, kendini bilesin. Kendini bilen de Rabbini bilmiş olur.” Kendini bilmeyen başkasını nasıl bilebilir ki! Dedelerimiz de Ceme gelenlere, “Ceme boş gelip, dolu gitmek”den bahsederler. Burada, Cemin batini bilginin anahtarı olduğunun mesajı verilmek istenmiştir. Sufiler de, Kur’ân’ın bir ayetinde “Korkusuz uyuma ve bilgeliğe uyanmaya” göndermeler yer alan “ Bu dünya da kör olan, o dünyada da kördür[1]” diye belirtilen ayete dikkat çekmişlerdir. Pir Sultan Abdal’ın, “ Uyur idik uyardılar.” demesi gibi.

Tasavvuf; Korkuyu değil, sevgiyi esas alır. Varlıkların tümünde Hakk’ın tecellisini görür. Aşık ile maşuk’un birleşmesi, bütünleşmesidir.

Tasavvufun tek bir tanımı olmamakla birlikte “kendini bilmenin” adıdır.

Tasavvuf, bir iç dünya olayıdır. Nasıl bir ağaç çekirdekte gizli ise, insanda “bir ben var, beni benden içeri” dediği özde gizlidir. İşte o özü aramaktır. O özü keşfetmektir.

Yani “Seyr-ü süluk” olmanın adıdır. Seyr (yolculuk) halinde olup, nefs kalelerini aşıp, ruhsal olgunlaşmayı yakalayıp “İnsan-ı Kamil” olmaktır. Din bir araçtır. Amaçta insan   olmaktır.    

Tasavvuf bir “gönül yoludur.”

Tanrı’ya ulaşan en kısa yolda gönül yoludur.

Tasavvuf, zahir değil, batındır.

Hal ilmi” dir. “Kal ilmi” değil…

Bu nedir?

Hal ilmi” anne şefkatidir. Anne de şefkatin mabedidir. Evlat için anne şefkatinin eşi benzeri yoktur.

Peki her hangi bir kitabı okuyarak bu şefkat öğrenilebilinir mi?

İşte o şefkat bizden özümüzden çıkmadıkça HAYIR….

Hakk el yakın” olmadıkça öğrenilmez.

Ayn-el yakın” olmak ve  “Eşhedü” sırrına vakıf olmaktır.

İşte orada şefkati bulacaksın, göreceksin.

Hz. İmam Ali; “Ben görmediğim  Tanrı’ya tapmam” diye buyurmasının gerçeği budur.

   Tasavvuf ehli “Kur’an-ı samid” (suskun kitap) değil “Kur’an-ı natık” (Konuşan Kur’an; Kamil İnsan) denilmektedir.

Onun için Tasavvuf halk için değil, konuşan Kur’an  içindir.

Konuşan Kur’an kimdir?

İnsan-ı Kamil’dir.

Tasavvufu biraz daha açmak gerekirse; Tasavvuf, Hz. Peygamberin Suffa okulunda seçkinlerle birlikte yaşadığı inançtır. O inanç nasıldı?

Onun boyutunu bilmiyoruz. Gündüzleri çalışan, geceleri Suffa denilen yerde ibadet yapan sufiler vardı. Peygamber efendimizle birlikte ibadet yaparlardı. Bu ibadetin detayını bilmiyoruz. Niçin? Çünkü, Halka açıklanmamıştır.”[2]

Suffa okulunda okutulan Tasavvuf nedir?

Şeriat yargıları denen (Ortodoks) kurallara batın yorum getiren, kuralları yumuşatıp daha da genişleten, dini dış anlamlardan kurtarıp Kurân’ın gerçek anlamını ortaya çıkartan, kapsamını ve içeriğini zenginleştiren, çokluğu (Kesreti) bir yana bırakıp onda da birlik gören ve nefsi temizleye temizleye olgunluğa ulaştıran bir yol ve bir inançtır. Diğer bir deyimle de,Vahdet-i Vücut’tur. Yani; Varlığın Birliği’dir. Bu ne demektir? Sözlük anlamı şudur:Vahdet: Yalnızlık, teklik, birlik. Vücut: Bulunma, var olma, varlık (Çokluk, kesret). Vahdet-i Vücut: Varlığın tek (ahad) oluşudur. “O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri çepeçevre kuşatmıştır.”[3]

Orhan Hançerlioğlu’na göre Tasavvuf: “İlk tasavvuf düşüncesi şöyle özetlenebilir: Ben her şeyi kapsarım, ben insana ruhumdan ruh verdim. Önce de,sonra da ve açıkça da, gizli de, benim.” Bu gibi ayetlerin açık anlamlarının altındaki gizli anlamı; “Her şeyin tek varlığın ürünü olduğu Vahdet-i Vücut’tur.” Ama peygamber, karşısındakilere akıllarının alabileceği kadarını söyleyebilirdi. Gerçek anlamların kemalete erene kadar gizlenmesi, akıllar geliştikçe alıştıra alıştıra açıklanması gerekiyordu. Hz. İmam Ali, bu gizli anlamları Peygamber’den açıkça öğrenmişti, ama açıklayamazdı. İmam Zeynel Abidin; “Nice bilim cevheri var ki, eğer onları açıklayacak olsam; beni puta tapmakla suçlar, kafamı kesersiniz.” diye buyurur.

Bu ne demektir?

Önünüzden akan nehir vardır, ama siz elinizdeki kap kadar su alabilirsiniz. Cemlerde Miraçlama okunurken Peygamberimizin Mirâc dan doksan bin kelam getirdiğini bunun otuz binin kendisinde, altmış bininin de Ali’de sır olduğunu belirtir. Bu neyin ifadesidir? Düzeyin, bilgi ve kemalet düzeyinin ifadesidir. Bir aileyi ele alalım; Bu evde her fert, her şeyi aynı seviyede bilmeyecek, bilemeyecektir. Evin reisinin bildiği şeylerin hepsini küçükler bilmeyecek, bilemeyeceklerdir. Gizlenmesi gereken konular, saklanması gereken sırlar vardır. İşte bu sırlar zamanı geldiği vakit anlatılacak ve öğretilecektir. “İnsanlarla, akıllarının anlayışlarının seviyesine göre konuşun,” denmesi bu anlamdadır.

Doç. Dr. Bedri Noyan’a göre tasavvuf; “Yaşam ve gönül bilgisidir. Yaşamın sonsuz görünüşleri, bütün bilimlerin sonuçları ile insanı ve onun gönül evrenini, insanlığı olgunlaştırıcı bir düşünüş, inanış ve bu düşünüş ve inanışı yaşama biçimidir, bilgisidir. Bunun da dayanağı aşk’tır, gerçek sevgidir. Bu sevgi evrenin yaratılmasına sebep olan sevgidir. Tasavvuf bütün bilgilere egemendir. Tasavvuf bilgisi olmayan doktor insanı sadece et ve kemik yığını gibi inceleyecek ve onun kozmostaki, yeri ve anlamını idrak edemeyecektir. Tasavvuf bilgisi olmayan kişi şekillerle/ bedeni hareketlerle yapılan din bilgisi merasimini gerçek zannederek, Allah’ı ters taraftan arar ama bulamaz” der. Tasavvuf; yaratan, yaratılan ayrılığı değil, birliğidir. Tasavvuf tarihi de, din ve felsefe tarihlerini peşinde sürükleyen ilahi aşk hikayesidir ki kalpten kalbe anlatılır.

 

Alem külli vücuttur can ben oldum

Vücuda can ile canan ben oldum

Suretimi göründür ki ademdür

Ma’nide sıfat-ı rahman ben oldum.

Kaygusuz Abdal

 

Tasavvuf; korku değil, sevgidir, demiştik. Tasavvuf; varlıkların tümünde Hakk’ın tecellisini görmek ve sevmektir. Yaratılanı, yaratandan dolayı sevmektir. Tasavvufta bilgi iki türlüdür:

·        Zahir bilgi

·        Batın bilgi.

ZAHİR BİLGİ: Dış bilgi, bütün nazari ilimlerdir. Söze dayanır. Yani, kelami bilgilerdir:   Bir toplumu kurar, insanın, insanlık Haklarını, özgür düşünmesini, kişisel görüşler yürütebilmesini ve düşündüğünü işlemesidir. Kişiseldir.

 

BATIN BİLGİ: Bu bilgi iç temizliğiyle içten duyularak edinilir, gerçek bilgidir, özdür. Bu iç bilgiye sahip kimse, bütün insanlık için hayırlı ve faydalı olmayı amaçlar. İç bilgide sevme, muhabbet ve severek yapma vardır. Dış bilgi de benlik ve taassuptur. İç bilgi de aşk ve özveri vardır.

Onun için;

 

Şeriatta; “Bu senindir, bu benimdir” derken,

Tarikatta; “Hem senindir, hem benim” der.

Hakikatte; (Gerçeği yakalayınca) de “Ne senindir, ne benimdir” olur.

Onun için Yunus; “Mal sahibi, mülk sahibi. Hani bunun ilk sahibi” diye sorar. Yüce kitabımız Kurân da zahir ve batından söz etmektedir; “Görmediniz mi, Allah göklerde ve yerde bulunan şeyleri sizin emrinize verdi ve görünür görünmez nimetlerini üstünüze saçtı.”[4]

Hz. Peygamber Efendimiz der ki: “Kurân yedi nüans üzere indirildi. Onun hiçbir harfi yoktur ki bir zahir, bir de batın mana taşımasın. Ebu Talip oğlu Ali de, bu zahir ve batına ait ilim mevcuttur.”[5]

Pirimiz Hacı Bektaş Veli Makalatın da; “Her kişinin iki Resulü vardır: Biri zahir, biri batın. Zahir dildir, batın gönüldür. Dil Muhammed’e, gönül Cebrail’e benzer.”[6]

Kişi’nin bu batın manaya ulaşabilmesi için manevi mertebelerden geçmesi gerekir. Bu yolun çilesini çekmeden batın manadan haberdar olamazlar. Onun için Sufiler çile dediğimiz “erbain” çıkarırlar. (Erba: Arapçada kırk anlamındadır) Erbain, kırk gün çile çekerek olgunlaşmaktır. Batın ile zahir iç içedir. Zahirsiz batın, batınsız zahir olmaz. Öyleyse batın mana zahir manayı tahrip etmemelidir.

Örnek verecek olursak; “Kâbe”yi ele alabiliriz. Büyük şehit veli Hallac-ı Mansur ve daha bir çok tasavvuf ehli; “Hakiki hac” kavramından söz etmişlerdir. Bunlara göre  batındaki kâbe, insanın kalbidir. Mevlana da; “Mekke‘deki kâbe, Azer oğlu Halil’in yaptığı bir binadır. Gerçek Kâbe olan insan kalbi ise Allah’ın binası ve nazargahı dır. Gerçek hac insan kalbinin çevresini tavafla olur” demiştir. Pirimiz Hacı Bektaş Veli de Makalatın’ da şöyle buyurur; “Müminin gönlü Kâbe’ye benzer. Kâbe’ye varan ayağı ile yürür ama gönül isteyen yüzü üzre varsa gerek. Onun içindir ki aşıklar yüzlerini yerlere sürerler. Kâbe’ye gidene kılavuz gerekir ve kılavuz Kurân’dır. Gönüle gidene ise bizzat Allah kılavuzluk eder. Kâbe’de ihram giyerler. Hakk’ı batıldan ayırmak ihram giymeye benzer. Yoldan taşları temizlemek, Hac sırasında şeytan taşlamaya benzer.Kendi nefsinin boş ve geçici isteklerini tepelemek, Hac’da kurban kesmeye benzer.[7]

Yüce Kitabımız Kurân’da şöyle buyuruyor: “Bize varmak için mücahede edenleri yollarımıza iletiriz.”[8]
 

Mücahede: Tasavvufta seyr-u sülük’tür (ruhsal olgunlaşma). Amaca ulaşmak için en doğru ve en kısa yol sevgidir, aşktır. Öyle bir aşk ki ikiliği ve mesafeyi ortadan kaldıran, seni sevilenle ve her ikisini sevgi ile hamur edip birleştiren bir ilahi aşktır. Böylece seven “fena” bulur ve sevgili de “bekâ” olur.

Beka olanda haykırır:

Mahvetti bütün varlığı sevdan içimizden

Etraf bulamaz baksa da bir fark ikimizden.

 

Tasavvufu yaşamak gereklidir. İslam anlatılan değil, yaşanılandır. Aleviler, Tanrı’yı ikrar verdiği yerde görür.  Özetlersek:

·        Tasavvufun başı bilim, ortası iş, sonu lütuf ve ihsandır.

·        Tasavvuf Allah’ı bilme, bulma, olmadır.

·        Tasavvuf, madde den manaya, zahirden batına geçiştir.

·        Tasavvuf, gönül derdine çare bulmaktır.

·        Tasavvufun başı, Tanrı’yı bilmek, sonu O’nu birlemektir.

·        Tasavvuf, Hakk’ı seni senden alması, kendisi ile diriltmesidir.

·        Tasavvuf, İlahi huyla huylanmaktır.

·        Tasavvuf kendinden çok başkalarını düşünmektir.

Sufi’nin biri (Seri-es-Sakati) başından geçen olayı şöyle değerlendirir; “Bir defa Elhamd-ü lillah dediğim için otuz yıldır Allah’a tövbe ve istiğfar ediyorum” dediğinde “Bunun için tövbe mi edilir?” diye sorarlar. O da anlatır: “Bağdat çarşısında bir dükkanım vardı. Orada büyük bir yangın çıktı. Herkes mal derdinde üzüntüde idi. O sırada birisi bana: “Müjde... senin dükkan kurtulmuş” deyince sevinçle boş bulunup “Elhamd-ü lillah” dedim. Az sonrada kendimden utandım. Öyle bir felaket gününde başkalarının zarar, ziyanını düşünmeden, kendimi düşünerek “Elhamd-ü lillah” dediğim için otuz yıldır tövbe ediyorum.” İşte tasavvuf budur.

Tasavvuf neden halk için değildir? Çünkü, söylediklerini sembollerle ifade etmiştir. Bunu da anlayan anlayacaktır, seçkinlere ait bir yoldur. Tasavvuf; dünya malından, işten, güçten tamamen vazgeçmenin adı değildir. Hz. Mevlana; “İnsan bir gemidir, yüzmesi için de su gereklidir. Su her türlü maddedir. Ama su, geminin içine dolarsa gemiyi batırır.” Yani, Madde ile mana eşit olmalı, insanı batırmamalıdır.

Tasavvuf bütün dinler içinden akan büyük bir manevi nehirdir.”[9] Nehirlerde denizlere akar. Bütün ırmaklar, nehirler, çaylar denize akarlar ve denizde birlik sağlanınca da ne isim kalır ne de cisim. Sadece deniz olur. Tasavvuf deniz misalı birliği hedefler. İnsan- Allah birlikteliğini. Orada ayrılık, ikilik yoktur. İnsan merkezlidir. Her şey insanın mutluluğu, huzuru ve kardeşliği içindir.  Her şey onun iyiliği ve güzelliği içindir. Bütün dinlerin amacı da zaten budur. Öyleyse evrenin merkezinde, insana bilgiyi veren Tanrı bulunmaktadır. İnsan, Tanrı’ya kendini olgunlaştırarak yaklaşacak ve Tanrı’yla birleşecektir. En yüksek amaç da Tanrı’da fâni olmaktır. İnsan zaten Tanrı’nın bir tecellisidir. Tecellinin aslı da aşktır. Aşk Tanrı’nın cemâl’idir. CEMÂL; tam ve mutlak güzelliktir. ve güzellik de nurdur. NUR; tamlığı ve saflığı ifâde eder. O özdür, sonsuzdur. Çünkü, nur Tanrının Esma-i Hüsna’sıdır. Her insan kemaleti nisbetin de o nurun bir parçasıdır. İnsan da, O nurdan bir zerredir. Allah-Muhammed-Ali insanlığın son noktasıdır. Allah, Muhammed’de tam olarak tecelli etmiştir ve ondan sonra hiç kimsede bu tecellinin zuhuru tam olamaz. İşte bu sebeptendir ki Muhammed’den sonra artık Peygamber gelmeyecektir.

 

Gül ağaçtan bitti geldi Şah’a yoldaş olmaya

Sırr-ı Şah idi ezelden geldi sırdaş olmaya.

Yüreği dağ olmayınca bağrı kanlu la’l- tek

Hiç kimin haddi yoktur kim Kızılbaş olmaya

Künt-ü Kenzen sırrı devrinde Muhammed nurudur

Kırmızı tac ile geldi âleme farş olmaya

İsmi İsmail’dir hem zatı emir el mü’minin

Yüzünü görünce havaric razıdır taş olmaya.”

           Şah İsmail
Dünyanın en güzel insanı İmam Ali’dir. Yani İmam Ali, Allah’ın cemal’idir. Bütün kâinatın kendisinde göründüğü aynadır.

 

Tuttum aynayı yüzüme

Ali göründü gözüme

Nazar eyledim özüme

Ali göründü gözüme
Hilmi Baba
 

Peygamber bu yüzden Ali’ye aşık olmuş ve bütün Hakikati Ali’nin cemal’inde görmüştür. Nesimi Sultan da bir beyitinde “Ey Nesimi! Cemalin Tanrı’nın cemal’inin tecellisidir” demiştir. Ali, kendi nisbetlerinin en ulvisi demektir. O hem isim bakımından Ali oldu ve hem de cisim bakımından, ruh bakımından o ulviyete haiz oldu. Ulvilik, cehaletten sıyrılmak, Hakikat olmak, nur olmaktır.

Peygamber efendimize sorarlar;

Ey Resulullah! Neden herkesten çok  Ali’yi  seversin?  Peygamber: Neden çok sevdiğimi anlatayım mı?

Anlat, derler. Peygamber sorar:

  Size sormak isterim; birisi size kötülük yaparsa  siz ne yaparsınız?

   İyilik yaparız efendim
  derler.Peygambe

    Yine kötülük yaparsa?

        Yine   iyilik yaparız.

  Soruyu  tekrar eder;

Yine kötülüğüne devam ederse? Cevap verirler:

- Düşünürüz efendim, derler. Peygamber:

Çağırın Ali’yi, diye buyurur. İmam Ali gelir, peygamber İmam Ali’ye sorar:

Yâ Ali! Sana birisi kötülük yaparsa sen ne yaparsın? Düşünmeden cevap verir:

- İyilik yaparım, der. Peygamber yedi kez tekrar eder. İmam Ali yedi kez “iyilik yapacağını” beyan eder. Son defa sorunca da o iyiliklerin şahı şu mükemmel cevabı verir:

Yâ Resulullah! Kötülük yapan kötülüğünden usanmıyorsa, ben iyilik yapmaktan niye usanayım ki……..!

Peygamberimiz soru soranlara döner; Neden çok sevdiğimi şimdi anladınız mı?,der.

 Ey benim Şahım, sığınağım,

 Fazlı Rahmanım Ali !

   Selam ey Şah-ı Merdan Ali !

   Selam ey Fazl-ı Yezdan Ali !

    Seyyid Nesimi

 Şeriat, yasadır.

 Tarikat, tasavvuftur.

 Marifet, kemalettir.

 Hakikat; Hakk ile Hakk olmaktır (Beka-Billah).

 Hz. Muhammed-Şeriat (Zahiri).

 Hz. İmam Ali-Tarikat (Tasavvuf), batiniliktir.

Biri nübüvveti, diğeri Velayeti temsil ederler. Hakk ikisinde de tam tecelli etmiştir. Zahir manada Muhammed'e “Nebi”, Ali’ye de “Veli” dendi. Bu ikisi zahir ve batin birliğe delalet eder. Çünkü, Nübüvvetsiz velâyet ve Velayetsiz Nübüvvet olmaz. Her ikisi de zatın gerekliliğindendir.  Tasavvuf kısaca budur.