Baba Mansur Ocağı

Anadolu’da BABA MANSUR OCAĞI denilen bir Ocak vardır. Bu ocağın kökeni Hz. Muhammed’e dayanır. Aslen Kureyş kabilesine dahildir. (Bu kabilenin, Anadolu Aleviliğinde önemli bir yere sahip olan Kureyşan Ocağı ile yakın bir ilgisi bulunmamaktadır.)

Aslında Alevi Ocaklarının pek çoğu, Anadolu'ya Horasan'dan geldiklerini söyler ve kabul ederler. Abbasiler döneminde, Arap / İslam coğrafyasında Abbasiler'in Ehli Beyt düşmanlığını içeren katı zulmü süre gelmiştir. Harun Reşit ile yönetimin başında olan Bermekoğlu Caferin arası açılmış, bütün Bermekiler kılıçtan geçirilmiştir. Bu arada İmam Musa-i Kâzım'ı kendisine rakip olarak gören Harun Reşit, kendisini zehirleterek şehit etmiştir.

Halbuki 751 Yılında Horasanlı Eba Müslüm, Emevi Devletini yıkıp yerine bir devlet kurmak istediğinde ilk önce akla Hz. Muhammed’in Ehl-i Beyt’inin soyundan den gelmekte olan 6. İmam Cafer Sadık’a – İmam Cafer Sadık: İslam içtihadını içeren ve kaynağını ilahi telkin Kuran- ı Kerimden alan İslam’ın el kitabı, Buyruk isimli eseri kaleme alan zattır - müracaat eder.

İmam Cafer Sadık, şöyle cevap verdi. “Büyük Dedem Hz. Muhammed ahir zaman peygamberiydi. Cenabı Allah, ümmetine öncü olarak kendisine Kuran-ı Kerim’i gönderdi. Ümmetinin içinden bir kısım insanlar buna rağmen kendisine her türlü cefayı çektirdiler. Kendisinden sonra Halife olarak dedem İmam Ali’yi tayin etmesine rağmen, bu insanlar ilahi emri dinlemediler. Daha sonra Dedem İmam Ali halife oldu. Ancak buna rağmen itaat etmeyenler oldu. Çok kan döküldü. Dedem İmam Ali şehit edildi. Dedem İmam Hasan yerine geldiğinde gene aynı dava devam etti. Onu da Süfyanoğulları zehirleyerek şehit ettiler. Zamanın bir kısım müşrikleri bu sefer de Dedem İmam Hüseyin’e, kendilerini Emevi zulmünden kurtarmaları için defalarca müracaat ettiler. Dedem Şah Hüseyin’i Kerbela’da susuz şehit ettiler. Dedem İmam Zeynel Abidin, çıplak develere bindirilerek susuz çöllerde aile efradımız ile birlikte çok cefalara maruz bırakıldı. Dedem İmam Muhammed Bakır gene aynı şekilde zehirlettirilerek şehit edildi. İslam dinini ve Kur’anı koruyan Aba- i Ceddimize karşi zulüm ve katliamları reva gördüler. Bütün bunların nedeni dünya malına ve onun saltanatına karşı sonsuz ihtiras ve hırsları sebep oldu. Bedelini tüm insanlık alemi ve İslam dünyası ödedi ve bu acı halen devam ediyor. Bu vesile ile ben bir İmam olarak daha fazla acı çekilmesini ve bedel ödenmesini reva görmüyorum. Dünya işlerini inanç işinden ayırmak lazım gelir. Ben ve aile efradım kendimize hakka ikrar ve hizmet yolunu tercih ettik. Siz başka uygun bir insanı bu işe halife olarak tayin ediniz’’.

Görüldüğü gibi İmam Cafer Sadık, kendisine sunulan Halifelik makamını nazik bir dille red etmiş ve kaynak olarak Kuran-ı Kerimi esas alarak kendisini din hizmetine adayan büyük bir İmam ve ulemadır. İmam Hanefi, İmam Şafii, İmam Hambeli ve İmam Maliki dahil olmak üzere zamanın ünlü alim ve din ulemaları, İmam Cafer Sadık’a gönülden bağlı olan onun talebeleridirler. Bu konuda ismi yukarıda zikr edilen ulemalar, İmam Cafer Sadık hazretlerine ve İslam dinine karşı yanlışlıklar yapmaya zorlanmalarına rağmen buna uymadıkları için bu uğurda Abbasi halifeleri tarafından işkence ile katledilmişlerdir.

90 yıllık Emevi hükümranlığı etki coğrafyasını sınırlarını Mezopotamya, Orta Asya, Kafkasya içleri, Orta Anadolu, Tüm kuzey ve Orta Afrika ve Asya’nın kısmi güneybatı sahillerine kadar genişletmiş. İşgal edilen her yer İslam adı altında yerle bir edilmiş, işgal edilen kentler talan edilmiş, direnenler kılıçtan geçirilmiş, teslim olanlar, kadınlar ve çocuklar yerinden yurdundan edilerek köle olarak başka diyarlarda satılmışlardır. İşgal edilen yörelere, tarihin belki de hiç bir döneminde görülmeyen zulümler yaşattırılmıştır. Bu dönemde yapılanlar sadece Ehl-i Beyt taraftarlarına ve işgal edilen bölgelere yapılmakla sınırlı kalmamış, İslam dininin içeriğine de kuvvetli saldırılar yapılmıştır. Örneğin Haccac- ı Zalim ve Kutaybe bin Müslim’in yaptığı zulümler çok değişik kaynaklarda yayınlanmakta, Haccac-ı Zalim’in kendi kuvvet ve kudretini ispatlamak için Mekke ve Kabe-i Beytullahı dahi yakıp yıkarak ve yerle bir etmekten dahi çekinmediğini ibretle sergilemektedirler.

Emevi hükümranlığı işgal ettiği yerlere işte bu yöntemlerle söz konusu İslamiyeti götürdüğünü iddia etmektedir. Ve doğal olarak işgal edilen coğrafyalarda insanlar korku belası ile İslamı kabul ettiğini söylemek durumunda kalmışlardır. İşin gerçek yanı ise şöyledir. Emevilerin işgal ettiği yerlerde korku belası ile müslümanlığı kabul edenlerle Ehl-i Beyt taraftarları arasında bir kader birliği ortaya çıkmıştır. Her iki kesim de zulme uğrayan taraflar olarak Emevi iktidarından huzursuz olmuş ve bu iktidarın zulmü altında inim inim inlemişlerdir.

750 Yılında İran / Horosan Türklerinden Emevilerin Horasan Valisi Eba Müslüm (Eba Müslim) adında bir genç etrafında toplanan insanlar isyan ederek baş kaldırdılar ve Emevi Devleti ile savaşarak onları bertaraf ettiler ve böylelikle Emevi devleti yıkılmış oldu.

Eba Müslüm’ün gönlünde Halifeliğe Ehl-i Beyt soyundan gelen birini getirmek yatıyordu. Bu vesile ile Ehl-i Beyt soyundan gelen ve günün İmamı olan İmam Cafer Sadık’a müracaat etti. Ondan gerekçeleri yukarıda sıralanmış olan Hayır cevabını alınca diğer Ehl-i Beyt soyundan gelenler de ‘’Madem İmam Cafer kabul etmiyor, biz de kabul edemeyiz’’ cevabını verdiler. Bu durumda Ehl-i Beyt soyundan bir halife bulmak umudu kalmamıştı.

Ancak Eba Müslüm yine de bu emanetin Ehl-i Beyt taraftarlarına ait olduğunu düşünüyordu. Ehl-i Beyt soyundan kimse bu göreve talip olmayınca Eba Müslüm, Hz. Muhammed’in Hz. Abbas adlı amcasının soyundan gelen Ebu-l Abbas halife olarak tayin edildi. (Abbasi Devleti Miladi 751 - 1258)

Ebu-l Abbas halife olduktan kısa bir süre sonra, Ehl-i Beyt taraftarlarının gelip bu emaneti kendilerinden geri alacağı ehvamına (kuşkusuna) kapıldı. Bu vesile ile 22 Ocak 766 tarihinde İmam Cafer-i Sadık, Abbasi Halifesi Ebu-l Abbas’ın emri ile Mansur- u Devaneği tarafından zehirletilerek 67 / 69 yaşında şehid edildi. (Kabri Medine Baki mezarlığındadır).

Ehl-i Beyt taraftarları, Emeviler döneminde de sürekli baskıya maruz kaldıklarından, amca çocukları / torunları olan Abbâsîler döneminde rahatlayacaklarını umuyorlardı. Ancak kendilerinden başka Ehl-i Beyt ailesinin olmadığını iddia eden Abbâsîler, hilafetin meşrû varislerinin kendileri olduklarını ileri sürerek yönetimi tamamen tekellerine almış ve Ehl-i Beyt soyundan olan amca çocuklarını, dışlayarak onların hilafet makamında hak iddia ettiklerini ileri sürmüşlerdir. Emevîler döneminde baskıya maruz Ehl-i Beyt soyu, bu sefer de amca çocukları / torunları tarafından çeşitli yollarla zulme tabii tutulmuşlardır.

7. İmam Musa-i Kâzım'ın 1 Eylül 799 tarihinde, Bağdat’da, Abbasi Halifesi Harun el Reşit tarafından "Sindi b. Şahik" hapishanesinde zehirlettirilerek şehit edilmesinden sonra paniğe kapılan çocukları Arabistan'a giderken, iki oğlundan İmam Ali Rıza, Horasan'a, İbrahim El Mucap da Nişabur'a gitmiştir. İmam Musai Kazım'ın 39 oğlu, 11 kızı olmuştur. Türkler arasına gidip yerleşen İmam Ali Rıza ile İbrahim El Mucap, bulundukları yerlerde Türklerle evlenmişler fakat, baba tarafından Hz. Ali'ye ulaştıklarını ve neseplerini unutmamışlardır. Ancak, Seyyidlerin çoğalmaları sonucu, bugünkü ocaklar oluşmuştur.Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi'nde de, Hacı Bektaş Veli'nin 11. kuşaktan İmam Musa-i Kâzım'ın diğer oğlu İbrahim El Mucap'a dayandığı bildirilmektedir.

5. İmam Muhammed Bakır, daha önce Emevi Halifesi Hişam'ın kardeşi oğlu İbrahim bin Velid bin Abdulmelik'in tarafından 28 Mart 733 tarihinde, 57 yaşında iken zehirletilerek şehit edildi. Künyesi ’’Ebu Cafer’’dir. En yaygın lakabı ’’Baki’’dir. 5. İmam Muhammed Bâkır 10 Nisan 677 yılında Medine’de dünyaya geldi. Babası İmam Zeynel Abidin, annesi İmam Hasan’ın kızı Fatıma’dır. 38 yaşında imam olup imameti 19 yıl sürmüştür. Büyük bir bilgin ve çok cömert bir insandı.

 

İmam Mumammed Bakır evlatları da, diğer Ehl-i Beyt mensupları gibi, İmam Musa-i Kazım’ın 799 tarihinde, Abbasiler tarafından şehit edilmeleri sonucu diğer akrabaları gibi, her biri bir tarafa dağıldı. Ancak İmamet görevlerini sürdüren bir kol sürekli Mezopotamya / Medine ekseninde kaldılar ve bunlar başka bölgelere göç etmeyerek imamet görevlerini sürdürdüler. Bu yüzden de İmam Musa-i Kazım’ın zehirlettirilerek şehit edilmesinden sonra da, diğer imamlar bu alanda görevlerini devam ettirmişlerdir.

5. İmam Muhammed Bakır’ın 6 erkek, 3 Kız olmak üzere toplam 9 çocuğu olmuştur. Çocuklarının isimleri şöyledir. 1 - İmam Cafer Sadık ( 6. İmam), 2 - Abdullah, 3 - Ebu-l Kasım, 4 - Muhammed, 5 - İbrahim, 6 - Abdullahi-l Esgar, 7 - Zeynep, 8 - Rukiye, 9 - Ümmü Gülsüm’dür. Bu evlatlardan bir kısmı Mekke’den Medine’ye, oradan da tarihi net olarak bilinmemekle beraber, 9. Yüzyılda Horasan’a göç ettiler.

Seyyidler ve Türkmen / Oğuz Boyları, 12 Büyük kabile halinde Horasan'dan Anadolu'ya göç ettikten sonra, her biri ayrı ayrı oymakta, daha sonra nüfusun çoğalması sonucu, aynı boy içinde birer grup aileye pirlik ve dedelik yapmışlardır. Bu İslam inancı süreç içinde çeşitli değişim evreleri geçirmesine rağmen özünü koruyarak günümüze kadar süregelmiştir

Seyyidler de tıpkı Bektaşilikte görüldüğü gibi, bir dergâhta hizmet edip, rüşdünü ispatlamak kaydı ile (Rüşdünü ispatlamak : Hizmetinin görülmesi, Bilgi ve görgüsünün artması ve tasavvufu özümsemesi) destur aldığı Piri / Mürşüdü tarafından icazet alarak Dergâhta Postnişin olan Pirler gibi, nüfuz ve kudretlerine göre merkezdeki en büyük ve etkin postnişe daima bağlı kalarak, halkı kurulan dergahlarda, inanç hizmetlerinin yanında, sosyal, toplumsal ve siyasal olarak etkilemiş ve yol göstermişlerdir. Günümüzde hala Doğu Anadolu'da "Dedelik ve Seyyidliklerini" sürdüren tarikat pirleri, Horasan'dan geldiklerini ve soy itibariyle genellikle Horasan'a gidip yerleşen İmam Musa-i Kazım'ın oğlu İmam Ali Rıza'ya dayandıklarını söylemektedirler. Ancak bu Ocaklardan köklü bir Ocak olan Seyyit Baba Mansur ocağından gelenler genellikle 5. İmam Muhammet Bakır’ın soyundan geldiklerini vurgularlar. Seyitlik kuralları gereğince, kendilerine bağlı taliplerden kız alıp vermezler. Bireysel evlenmeler dışında, genellikle bir seyyit, başka bir seyyidin kızı ile evlenir.

"Ocaklar, birbirlerinden kız alıp verirler. Soylarının müridlere karışmamasına özen gösterirler. Ocağa bağlı köyler, obalar vardır. Bu, bir ölçüde de sosyal bir dayanışma ve örgütlenme biçimidir. Anadolu'da Aleviler en yoğun baskı dönemlerinde bile seyyitlik işlevini sürdürmüş, Dinsel, sosyal, siyasal, toplumsal sorumluklarını başarı ile yerine getirmiş, toplumu bir arada tutmanın temel aracı olmuşlardır.

Kimi ocakzade seyyitler de kendilerini, doğrudan 4. İmam Zeynel Abidin'e bağlarlar. Celal Abbas veya Ali – Abbas ocakları ise kendilerini, İmam Ali’nin evlatlarından, Annesi Hanefi adlı, Kerbela şehitlerinden Abbas’ın soyuna dayandırırlar.

Seyyitler tüm örgütlenme ve icraat alanlarında birbirine bağlıdır. Bu örgütlenme biçimi, bir zincirin halkalarını andırır. Her seyyit ocağının görülebileceği başka bir ocak vardır. Böylece gerektiğinde seyyitler de toplumdan bir birey gibi dinsel törende bulunur, başka seyyitler önünde hesap verirler, yargılanırlar. Alevi inancındaki "El ele, el hakka" ilkesi, seyyitlik örgütünde kendisini gösterir.

Seyyitler ayrıca diğer talipleri gibi Musahip tutar, kivre edinir ve görülürler. Taliplerine uyguladıkları tüm sorumluklara, başka bir seyyit aracılığı ile kendileri de uymak zorundadırlar. Seyyitlik onlara bu konuda bir ayrıcalık veya istisna tanımaz.

Bütün Anadolu'da köylerin ve diğer yerleşim alanlarında seyyitlerin de birbirine bağlı olduğu bu örgütlenme biçimi ile Alevi toplumu her zaman birbirinden haberi olan, birbirini tanıyan bir toplum olarak yaşaya gelir. Bu nedenle uzak bölgelerdeki Aleviler de seyyitleri aracılığı ile birbirini bilip tanırlar. Kimi zaman seyyitler, taliplerine bildikleri ve tanıdıkları diğer alanlarda yaşamaya teşvik ederler. Talip hiç tanımadığı veya az bildiği bu yeni alanda Seyyidinden büyük desdek görür. Seyyit onu diğer talip ve seyyitlerle tanıştırarak, orada daha eski zamandan beri ikâmet etmekte olan seyyit ve taliplerin kendisine çok yönlü yardımcı olmalarının desdeği ile kısa zamanda oradaki halk ile kaynaşmasına yardımcı olur.

Bazı kaynaklara göre, Baba Mansur, Anadolu’ya gelmeden önce İran / Horosan’da, Türkmenistan Yesevi çevresinde iken “Mansur Ata” olarak adlandırılır. “Ata”, eski ve yeni Türk lehçelerinde “baba” anlamına gelir. Bu deyim “Soy” kavramını da içerir. Oğuzlar arasında geçen Korkut Ata, İrkıl Ata... gibi. Halk arasında saygınlığı olan, dahası kutsallık kazanmış halk bilgeleri, ozanlar, Şamanlık dönemindeki büyük Kamlar çoğunluk “ata” adıyla anılmışlardır. Bu saygı bu coğrafyada bir şehire (Alma Ata) isim verecek kadar güçlüdür. Türkler içerisinde tasavvuf akımının yayılmasıyla; bu tür nitelikte olan kişilere, şeyh ve dervişlere “ata” lakabıyla birlikte “baba” da denilmeye başlanmıştır. Asya da Şamanizmin yaygın olduğu döneminde “ata” adı, Anadolu coğrafyasına yerleşme ve İslamileşme döneminde “baba” adına dönüşmüştür. Kısaca, Anadolulaşma ve İslamileşme dönemi olan bu ikinci evrede “baba”, “ata”nın yerini almış ve onun yerine kullanılmıştır. Yeseviliğin içerisinde yetişen ve Harzem - Türkistan bölgesinin önemli şeyhleri; Çoban Ata, Hakim Ata, Zengi Ata ve Mansur Ata’lardır ve tümüyle “ata” adıyla anılmışlardır.

Horasan’da bir seyyit olan Mansur Ata, Anadolu’da Baba Mansur adıyla bilinmekte ve anılmaktadır. Bu, çoğunluk eski Türk dinleri ve törelerinin bir kısmı ile benzerlikler gösteren Alevilik – Bektaşilikte de kendisini ortaya koyar. “Baba”, genelleşerek ve “ata”nın yerini alarak kullanılır. Bu deyim Anadolu’da çoğu yerlerde halen seyyitler için “baba” veya aynı anlama gelen “dede” sıfatı için kullanılacaktır. Dede sözcüğü de aynı şekilde Orta Asya Türkleri arasında ulu, bilge, gün görmüş kişiler için de kullanılmakta ve mitoloji ile bütünleşerek günümüze kadar gelmektedir. Örneğin Dede(m) Korkut efsanelerinde / hikayelerinde anılan kişi bir bilge kişiyi yansıtmaktadır.

“Baba” sözü, eski Mezopotamya topluluklarından / kavimlerinden olan Sümerlerde tapınak ve tanrıça adları arasında geçer. Sümerlerde “baba”, Lagaş adlı tanrıçadır. Görüldüğü kadarıyla “baba” adı tarihsel değişim sürecinde genellikle ulu kişileri, kavim önderlerini, bilge kişileri ifade eder olmuştur. “Ata”nın “baba”ya dönüşmesinde yine bir Asyatik toplum olan ve eski çağlardan beri Mezopotamya çevresinde ki toplumların üzerinde kültürel etkinliğinin izleri görülen Sümerlerin etkisi de düşünülmelidir.

Baba Mansur, Yesevi tarikatından ve Yesevi dervişleri arasındandır. Dervişler içerisinde en önemlilerden biridir. Ahmed Yesevi’nin Horasan tasavvuf okulunda yetişmiştir. Ahmed Yesevi’nin ilk halifelerindendir. “Reşahât Tercümesi”de ölüm tarihi 1197 - 98 (Hicri 594) olarak verilir.

Ahmed Yesevi’nin mürşidi ve öğretmeni olan Arslan Baba’nın oğlu olduğunu iddia eden kaynaklar da vardır. Bu kaynaklara göre Mansur Ata / Baba Mansur’un babası Yesi kentinin ünlülerindendir. Kaynaklarda tarikat kurucusu olarak gösterilir. Bir tasavvuf okulu önderidir. Birçok dervişin mürşididir. Ahmed Yesevi de Arslan Baba’nın okulunda / tarikatında yetişmiş ve onun önemli bir müridi olmuştur. Arslan Baba’ca eğitilmiş, yol bilgisi edinmiş ve sonraki olgunluğuna ulaşmıştır. Ahmed Yesevi’ye Baba Mansur’un babası Arslan Baba “nasip” vermiştir.

Ahmed Yesevi menkıbesinde Alevi niteliği açık olan öğretmeni, mürşidi Arslan Baba’ya büyük yer ayrılmış ve bağlılığı bildirilmiştir. Onu küçüklüğünden beri mürşid edindiğini “Divan-ı Hikmet”inde de dile getirir.

Yedi yaşta Arslan Baba’ya verdim selam

“Hak Mustafa emanetini eyleyin armağan”

İşte bu vakde dek binbir zikrini eyledim tamam

Nefsim ölüp la mekan’a aştım ben işte

Uzun bir ömür süren Arslan Baba, Ahmed Yesevi’yi, Ahmed Yesevi de mürşidinin oğlu Mansur Ata’yı ve diğerlerini yetiştirir. Baba Mansur, Ahmed Yesevi’nin ilk ve önemli bir halifesi olur. İlişkilere ve yaşadıkları tarihlere bakılırsa bu ilişki ve “el verme”nin, yani “halife”si olarak atamasının tarihe uyduğu ortadadır. Çünkü Ahmed Yesevi 1166 öğrencisi ve halifesi Baba Mansur ise 1198’de ölmüşlerdir. Bu tür bir ilişki tarihsel olarak olasıdır.

Arslan Baba ve Baba Mansur’un soylarından gelen Seyyid Hasan Hoca Nakibü’l- Eşraf-ı Buhari “Müzekkir-i Ahbâb” adlı tezkiresi, Hazini ise “Cevahirü’l- ebrâr min Emvâci’l- Bihar” adlı kitabıyla Arslan Baba’dan itibaren bu soydan gelen kişilerin adlarını şöyle belirtirler. Bu veri ailenin hem yol, hem de soy kütüğüdür:

Arslan Baba → Baba Mansur → Abdülmelik Hoca → Tac Hoca → Zengi Ata → Sadr Hoca → Yahya Hoca → Süleymen Hoca → Abdü’l- Vahap Hoca.

Kaynaklara bakılırsa gerek Arslan Baba, gerekse oğlu Baba Mansur ve bu soydan gelen kişiler Türklere karşın siyah tenli, kalın dudaklı ve fiziki olarak çirkin görünümlüdürler. Kısaca, Baba Mansur soy olarak Arap’tır. Ama Türk bir çevrede ve Türklerin kurumlaştırdığı Ahmed Yesevi-Horasan tasavvuf okulunda yetişmiş; bu anlayışla kültürü, düşüncesi, inancı ve bilinci biçimlenmiştir. Buradan edindiği bilinçle Horasan erenleri arasına katılmış ve Türklüğün yeni oluşum merkezi olan Anadolu’nun yeniden yapılanmasında görev almıştır.

Bütün söylenceler ve özellikle Hacı Bektaş “Vilayetname”si Yesevi tasavvuf okulunda yetişen binlerce dervişin bu okul, diğer bir deyişle dergâh tarafından Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerine, özellikle Türk / Türkmen göçleriyle birlikte Anadolu’ya gönderilmişlerdir. Yine Anadolu’da bu boyların yerleşmeleri, üretime geçmeleri, çevreleriyle toplumsal ilişki yürütmelerinde onlara önderlik etmişlerdir. Türk toplumunun Anadolu’yu, giderek Balkanları yurt edinmelelerinde Horasan erenleri olan bu babalar (yani dedeler) aktif rol oynamışlardır.

Baba Mansur’un Anadolu’ya gelişi konusunda belirsizlikler vardır. Elde hiçbir belge ve kaynağın olmayışı, bizim bu konuda kesin konuşmamızı önlüyor. Durum karşısında akıl yürütmeden öte başka bir şey yapılamıyor. Bu durum karşısında akla çeşitli sorular gelebiliyor doğallıkla. Biz bu yaklaşımları irdeleyerek değerlendireceğiz. Akla ve tarihe uygun düşeni belirleyeceğiz:

Baba Mansur, Hacı Bektaş’dan önce Anadolu’ya gelmiştir. Doğu Anadolu’da kalmıştır. Ocağının Hacı Bektaş Dergâhı’ndan bağımsız kalmasının, ayrı bir “mürşitlik kurumu” olmasının nedeni budur.

Bu görüş akılcı görünmektedir. Çünkü Baba Mansur 1197-98’de ölmüştür. Hacı Bektaş ise onun ölümünden 10-11 yıl sonra, yani 1209’larda doğmuştur. Bu durum karşısında Baba Mansur’un Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelişinden çok önceleri gelmesi gerekmektedir. Hacı Bektaş’ın yaklaşık 1230-35’lerde Anadolu’ya geldiği düşünülmektedir. Baba Mansur’sa ya şeyhi Ahmed Yesevi’nin sağlığında, ya da onun ölümünden sonra gelmiş olmalıdır. Ahmed Yesevi’nin ilk halifesi olan Baba Mansur eğer şeyhinin sağlığında gönderildi ise, Ahmed Yesevi’nin 1166 yılında öldüğüne göre, Baba Mansur da bu tarihten önce Anadolu’ya gönderilmiş olmalıdır. Yok eğer şeyhinin ölümünden sonra geldi ise, 1166 ile kendi ölümü olan 1198 yılları arasında gelmiş olmalıdır. Eğer Baba Mansur’un Anadolu’ya geldiği doğru ise, bu geliş, 12. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiş olmalıdır.

Durum ne olursa olsun Baba Mansur aşiretlerin ve ocakların varlığını kabul eden ve onlara şecere düzenleyen 1. Alaeddin Keykubat (1219-1237) dönemine yetişmemiştir. Çünkü 1. Alaeddin Keykubat 1232 (H. 628) yılında oniki Türk / Türkmen aşiret ve ocağıyla (Şecerede bu oniki boyun Türk olduğu belirtiliyor) sözleşmesini yapıp, kendine bağlamış ve onlara soykütüğü (şecere) düzenlemiştir.

Baba Mansur ise bu tarihten 34 yıl önce ölmüştür. 1. Alaeddin Keykubat’ın diğer aşiret ve ocaklarla birlikte Baba Mansur Ocağı’na da soykütüğü (şecere) düzenlediği doğrudur. Bu soykütüğü, bugün Tunceli’nin Mazgirt ilçesinin Şöbek Köyü’nde Caferoğulları ailesinin elindedir. Keykubat’la birlikte daha sonraki yıllara ait Osmanlı padişahlarının da onayını taşır. O zaman, 1. Aleaddin Keykubat bu soykütüğünü verdiği dönem ocağın başında Bizzat Baba Mansur değil, onun evlatlarından bir başkası olmalıdır. Çünkü soykütüğü kişiye değil, ocak ailesine, yani soya verilmiştir.

Alaeddin 1. Keykubat’ın düzenlediği soykütüklerine göre; Asyalı Türk boyları Horasan’dan Erzincan’a, oradan da Dersim dağları eteklerinde Karakoçan’ın kuzeyindeki günümüzde bir köy konumuna düşen Bağın ve Hüsnü Mansur kasabalarına göçerek yerleşmişlerdir. Şah Mansur’la Mahmud Hayrani Hüsnü Mansur kasabasında dergâhlarını kurmuşlardır. Sultan Alaeddin Bağın’a gelir. Seyyid Mahmud’un oğlu Hacı Kureyş, Baba Mansur ve Seyyid Ali adıyla anılan Derviş Beyaz Sultan’ın isteği üzerine “mucize” gösterirler. Şah Mansur duvar yürütür. Hacı Kureyş ile Derviş Beyaz fırına girerler. Sınavda başarılı çıkılır. Sultan, Türk boylarını “pirlik” ve “mürşitlik” olarak Şah Mansur ile Hacı Kureyş’e, rehberliği ise Derviş Beyaz’a verir.

Burada verilenler kimi çelişkiler taşırlar. Mahmud Hayrani, Baba Mansur’un değil, Hacı Bektaş ile Mevlana’nın çağdaşıdır. Yani, 13. yüzyılda Konya-Akşehir’de yaşamıştır. 1268 (H. 667) yılında ölmüştür. 1. Alaeddin Keykubat dönemine denk düşer ama, soykütüğünün de ileriki pasajlarında düzelttiği gibi Bağın’daki Kureyşan Ocağı’nın kurucusu Hacı Kureyş’tir. Baba Mansur, bu tarihten 34 yıl önce ölmüştür. Bağın ve Hüsnü Mansur’a bu Türk boylarıyla birlikte gelip, boyları buralara yerleştirdiği, dergâhını kurduğu doğru olabilir. Ama Alaedin Keykubat döneminde ocağın başındaki o değildir. Soykütüğü de zaten “Şah Mansur” adlı birinden söz eder. Bu, Baba Mansur evlatlarından biri olmalıdır. 1232 yılında soykütüğü düzenlendiği yıllarda ocağın temsilcisi Baba Mansur değil, Şah Mansur’dur. Bu kişi ya Baba Mansur evlatlarından bu addan biridir. Ya da o dönem yaşayan kimsenin adına şecerede değinilmemiş, doğrudan ocak kurucusunun adıyla anılmıştır.

Bir başka görüş Baba Mansurluların, Ahmed Yesevi’nin birinci halifesi Mansur Ata’dan değil, Hallac-ı Mansur’dan geldikleri yolundadır. Hallac-ı Mansur’un ünlü ve tasavvufi niteliği kimi Baba Mansurluları da bu görüşü kabule götürmüştür.

Bilindiği gibi, Hallac-ı Mansur 922 yılında ölmüştür. Anadolu’ya da kesinlikle gelmemiştir. O dönemler Anadolu’ya da Türk / Türkmen göçü pek yoktur. Bireysel ve küçük kümeler vardır. Türk göçü, daha sonraki yüzyıllarda yoğun olarak olmuştur. Hallac-ı Mansur’un çalışma alanı Anadolu Türkleri üzerinde değil (zaten bu dönemler Anadolu Türklüğü yoktur), Asya Türklüğü üzerindedir. Hallac’ın çocukları ve torunları ise Anadolu’ya değil, Kahire, Şam, Filistin ve Kuveyt’e göç edip, oralara yerleşmişlerdir. Yalnız Hallac-ı Mansur düşüncesi daha sonraki yıllarda Türk / Türkmen göçleriyle birlikte Anadolu’ya gelecek ve Alevi inancında yerini alacaktır. Alevi cemlerindeki “Mansur Darı” bu etkiden kaynaklanmaktadır.

 

 

Baba Mansurluların geneli ise zaten kendilerini Yeseviliğin izleyicilerinden Mansur Ata ile ilişkili görürler.

 

 

 

(Kaynak ve Alıntılar. Baki Öz ve Dr. Ali Yaman : Babamansurlular çalışmasından)

 

http://membres.lycos.fr/babaishak/links34.html SİTESİNDEN ALINMIŞTIR.

 

 

Baba Mansur Ocağı İle İlgili Başka Bir Çalışma.

 

SEYYİD BABA MANSUR

 

      Seyit Baba Mansur, Ehlibeyt imamlarından Muhammed Bakır’ın 19’uncu göbekten torunudur. İmam Muhammed Bakır’ın dört erkek evladı vardır; bunlar İmam Cafer-i Sadık, Seyit Abdullah, Seyit Ali ve Seyit İbrahim’dir (Abdülbaki Gölpınarlı;  “12 İmam”). Baba Mansur, 18’inci göbekten Seyit Abdullah’ın, 19’uncu göbekten ise İmam Muhammed Bakır’ın torunudur.

      Baba Mansur, tarihsel kişiliği ile “Seyit Mansur Ata” olarak bilinmektedir  (“Eski Türklerde İlk Mutasavvıflar”). Tarihi kaynakların bizlere aktardığına göre, Seyit Mansur Ata, Şeyh Ahmet Yesevi’nin çağdaşıdır. Aynı zamanda onun dayısı ve hocası olan Aslan Baba’nın oğludur. Aslan Baba’nın asıl adı Ali’dir. Şeyh Ahmet Yesevi’nin mürşidi ve hocası Aslan Baba’dır (adı geçen eser, s. 31). Seyit Mansur Ata’nın da hocası, Şeyh Ahmet Yesevi’dir. 1166 tarihinde Hakk’a yürüyen Şeyh Ahmet’in ilk halifesi Seyyid Mansur Ata’dır (a.g.e., s.8). 1188-1189’da Hakk’a yürüyen Seyit Mansur Ata’nın yerine, Abdülmelik Hoca ondan sonra, Tac Hoca yerine geçmiştir. Aynı kaynaktan aktarıldığına göre, 1199’da Tac Hoca vefat ediyor. Bu kaynaklar her ne kadar ki, Abdülmelik Hoca ile Tac Hoca’yı, Seyit Mansur’un evlatları gibi gösterse de bunlar kasıtlı olsa gerek. Çünkü aynı yıl, hem dedesi hem de  oğul ve torun Hakk’a yürüyorlar. Aynı zamanda ikisi de postta halife olarak oturmalarına rağmen… Burada bilerek veya maksatlı bir olay var. Zaten her zaman tarihi saptırarak ve gerçekleri örtbas ederek bizlere aktarmışlar. Özellikle Ehlibeyt ve evlatları ile ilgili olayları… Yukarıdaki dede, oğul ve torunun aynı tarihte Hakk’a yürüyüşleri pek mantıklı gelmiyor. Bu zatların, Seyit Mansur’un bel evlatları olmayıp yol evlatları olduğu muhakkaktır. Çünkü aynı kaynak, Şeyh Ahmet Yesevi’nin soy zincirini verirken, Aslan Baba’yı da Yesevi sülale zincirine bağlıyor. Demek ki bu zincir, soy zinciri değil de tarikat zinciridir. Çünkü kaynak, Aslan Baba’yı baba olarak, Mansur Ata’yı ata olarak yazarken, Abdülmelik Hoca ve Tac Hoca olarak onları veriyor.

      Bilindiği gibi, baba ve ata seyit lakaplarıdır. Eski Türklerde seyitler, baba ve ata lakapları ile anılıyorlardı. Baba, “bab” kökünden geliyor. Hz. Peygamber’in “Ben ilmin şehriyim ,Ali de kapısıdır” hadisinden yola çıkılarak “İmlan kapısına gidin, ‘bab’a gidin” anlamında bab, Ali’dir. Tarih yine çarpıtılarak aktarılmıştır.

 

a)       Tarih nasıl çarpıtılmıştır?

Sizlere bir örnek sunmak istiyorum. Şeyh Ahmet Yesevi’nin soyu, Muhammed Hanefi’ye çıkıyor. Elimde iki adet şecere vardır. Biri Kazakistanlı Doçent Doktor Muhammed Rahim Car tarafından yayımlanmış, bir diğeri de Baba Mansur ile ilgili eserine başvurduğumuz Prof. Dr. Fuat Köprülü (“Eski Türklerde İlk Mutasavvıflar”) tarafından. İki listeyi de aşağıya alıyorum. Kazakistan’da muhalif bir grup olmadığı için yazarın çekinme ve sakınması yoktur, tarihi olayları olduğu gibi aktarıyor. Ancak Anadolu öyle değil, muhalif bir grup vardır. Gerçekler yazılırsa sakıncalı olur.

 

                                                                

         Fuat Köprülü listeyi Ömer, Osman ile benzetirken, Muhammed Rahim Car’ın listesinde bu  isimleri yoktur. Alevilerin sevmediği bu isimleri sevdikleri isimlerle yan yana koyarak “Siz bunları sevmiyorsunuz, ama bakın sizin sevdikleriniz bunları seviyorlar” denmek istemiştir. Bu ancak bir kandırmacadır. “Bunlar kötü adamlar değil” gibi mesajları bizlere vermek için sık sık o isimleri ileri sürüyorlar.

 

      BABA MANSUR’UN ANADOLU’YA GELİŞİ

Baba Mansur’un hangi tarihte Anadolu’ya geldiğini net olarak maalesef bilemiyoruz. Rahmetli Mehmet Şerif Fırat’ın 1950’lerde basılan ve elimde 3. baskısı bulunan “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” adlı eserinde,  Baba Mansur ve Baba Kureyş’in de aralarında bulunduğu 12 Türk aşiretini de kapsayan büyük bir şecerenin Varto’nun Şarik Köyü’nde bulunduğu belirtiliyor. Bu şecere 1186 tarihinde yazılmış olup, Baba Mansur’un o tarihlerde Anadolu’ya gelmiş olması büyük bir olasılıktır.

Bu iki Seyit, Dersim bölgesine gelerek tekkelerini kuruyorlar. Daha sonra, Selçuklu Sultanı 2’nci Alaattin Keykubat bölgeye gelerek, bu aşiretleri tespit ediyor. Buradaki seyitleri de imtihan ederek mucize sergilemesini istiyor. Mucize gösteren bu seyitlerden Baba Kureyş’e bu 12 aşireti pirlik kapısında bağlanıyor. O dönemlerde, nereden geldiği hakkında bilgimizin olmadığı Derviş Beyaz da bulunuyor. Rehberlik kapısında Derviş Beyaz’a, mürşitlik kapısında Baba Mansur’a bağlanıyor.

a)Baba Mansur Anadolu’ya gelip tekrar geri  dönmüş mü?

Daha Alaattin Paşa 1234 tarihinde bu şecereyi tasdik etmiş; Baba Mansur’a, Baba Kureyş’e ve Derviş Beyaz’a ayrı ayrı şecereler vererek bunların seyitliklerini onaylamıştır. İşte Baba Mansur’un şeceresinin düzenlendiği dönemde, Baba Mansur hayatta değildir. Ya Baba Mansur’un, Şah Mansur adında  oğlu olup bu şecere onun adına düzenlenmiş ya da Baba Mansur’un evlatlarından birisinin döneminde ocak adına düzenlendiği için Baba Mansur’un adı yazılmışdır.

 

b)       Baba Mansur’un dergâhı Muhundu’dadır.

Tarihi çarpıtma konusu bizim aramıza kadar girmiştir. Baba Mansur Dersim bölgesine ilk yerleştiğinde dergâhını Muhundu’da kurar. Dergâhı kurarken, Baba Kureyş kendisini ziyarete gelir. Bundan sonrası babadan oğla şu şekilde aktarılmıştır:

Baba Mansur Ocağı Muhundu’da olmasına rağmen, canlı ve karşımızda dimdik durmasına rağmen,  bizler de o ocağın en yakın mensupları olarak yaşayan canlı bir tarih olmamıza rağmen, birileri kitaplar yazıyor, Baba Mansur ile ilgili bilgi veriyor ve bu ocağın şöbekte bulunduğunu yazabiliyorlar.

Evet, babadan oğla intikal eden bilgilere göre, Dersim bölgesinde (Muhundu) Darıkent’te, Baba Mansur; Nazımiye (Deva Kureyş), yani Baba Kureyş’tir. Bir gün Baba Kureyş, Baba Mansur’u ziyaret etmek istiyor ve yola revan olup geliyor. Bölge çok ormanlık olduğundan her türlü vahşi hayvan da bulunuyormuş. Ondan dolayı olacak ki Baba Kureyş, ormanda gelirken yolda bulduğu bir ayıya biniyor, bir de yılanı kamçı olarak kullanıyor ve bu şekilde Baba Mansur’u ziyarete gidiyor. Baba Mansur da o dönemde ev yapıyormuş. Muhundu’nun (Darıkent) ortasında bir dere akar. Köyün bulunduğu yer karşılıklı iki yamaç şeklinde ve bir vadi konumundadır. Baba Mansur, dereye yakın bir yerde evini yapıyor. Baba Kureyş, heybeti ile karşıdan geliyor. İki yüz metre gibi bir mesafe kalınca, Baba Mansur gelen zatı fark eder. Kendi kendine, “Bu mübarek neden böyle yapmış ki? Neden acep üstümüze böyle kerametle geliyor?” diye düşünürken, “Ben bu zatı nasıl karşılayayım acep?” diye içinden geçirmiş. Neticede, yapılmakta olan ve bir metre yükselen duvara atlayarak “Yürü, şu mübarek  zata karşı bizi mahcup etme” diyor ve Tanrı’nın kudreti ile duvar yürüyerek zatı karşılıyor.

Yüz - yüz elli metre kadar duvar yürümüş ve şimdiki ocağın bulunduğu yerde karşılaşmışlar. Ve Baba Kureyş ayıdan iniyor, Baba Mansur da duvardan inerek birbirine niyaz oluyorlar. Baba Kureyş, Baba Mansur’un elinden tutarak niyaz oluyor. “Senin” diyor, “cansızdır, benimki canlıdır. Onun için ben sana niyaz oluyorum”. Efsane böyle, fakat bir önceki bölümde, bu zatların birbirlerine ikrar vermeleri, Alaattin Paşa’nın ve on iki aşiret ağasının huzurunda bu ikrar verme işleminin yapıldığını yazmıştım (rahmetli Mehmet Şerif Fırat’ın verdiği bilgiler doğrultusunda). Bu duvar halen ocağın dış duvarının içine yapışık bir şekilde durmaktadır. 1938 yılında bu ailenin sürgüne gitmesinden dolayı tavanı çökmüş, fakat 1947 tarihinde geri geldiklerinde tekrar tamiratını yapmışlar ve halen tertemiz orada duruyor. İşte bu gerçek gün gibi ortada iken, birileri kalkıp “Efendim, Baba Mansur’un ocağı şöbektedir” diyerek kitaplar yazıyorlar. Tarihin nasıl çarpıtıldığını varın siz hesaplayın. Bu duvar yürütme efsanesi Hacı Bektaş Veli ve Seyit Mahmut Hayrani arasında da vardır. Bizim toplumumuz bu iki efsaneyi birbirine karıştırıyor. Hacı Bektaş Veli, aslana binen Seyit Mahmut Hayrani’yi kayaya binerek karşılıyor. Kayanın da şekli bir atı andırdığı için, ona “at kaya” demişler. Buradaki efsane, Hacı Bektaş’ın kaya, Seyit Mahmut Hayrani’nin de aslan olmasıdır. Halbuki Baba Mansur’un bindiği taştan, çamurdan yapılmakta olan bir kayadır. İnşaat halinde olan duvara binerek ve karşıdan aslan gelerek değil de, ayıya binen Hacı Kureyş’i karşılıyor. İşte bu efsaneleri birbiri ile karıştırmamak lazımdır. Birileri bunları boş bir nazarla ifade ederek “Böyle bir şey yoktur, bunların hepsi hayal ürünüdür” diyebiliyorlar.

Evet, Hacı Bektaş Veli taşa binmiştir, Baba Mansur duvara binmiştir. Seyit Mahmut Hayrani aslana binmiştir, Baba Kureyş ayıya binmiştir. Bunları birbirine karıştırmayalım.

BABA MANSUR, HALLAC-I MANSUR MUDUR?

Bazı kişiler, hatta bazı Baba Mansurlular, Baba Mansur’u, Hallac-ı Mansur’la karıştırmaktadırlar. Bu  büyük bir hatadır. Hallac-ı Mansur, çok büyük bir mutasavvıftır. Tanrı’yı kendi özünde tespit etmiş  ulu bir erdir. Ancak seyit değildir. İranlı bir Mecusi, yani ateşe tapanken daha sonra Müslüman olan (kendisi değil, ataları Müslüman olmuş), İslamın özünü kavramış, tasavvufi düşünceleri ile Anadolu Aleviliğine ışık saçan bir önderdir.

      Doğumu bilinmiyor, amma hicri 309 tarihinde Bağdat’ta asılmıştır. 1166 tarihinde Şeyh Ahmet Yesevi’nin yerine geçen Baba Mansur’a baktığınız zaman, onun asılması döneminde Baba Mansur henüz dünyaya gelmemiştir. Baba Mansur’dan, en az 250 sene evvel yaşamıştır. Hallac-ı Mansur, Anadolu’ya hiç gelmemiştir. Onun gezdiği alanlar İran, Mısır, Hindistan ve çevreleridir (Bu bilgiler Hallac-ı Mansur ve “Kitabül Tavasin” adlı eserinden alınmıştır).

 

      BABA MANSUR’UN EVLATLARI

Dededen babaya intikal eden bilgilere göre ve genel kanı olarak bugün herkesin de aynı bilinçte olduğu konu Baba Mansur’un dört oğlunun olduğudur. Bu konuda bütün Baba Mansurlular hemfikirdir. Baba Mansur’un oğulları şunlardır:

1)       Seyit İbrahim,

2)       Seyit Mahmut,

3)       Seyit Kasım,

4)       Haydar Baba.

Bu kardeşlerden Seyit Kasım küçük kardeş olup, kural gereği ocağın başında kalmıştır. Seyit İbrahim; bugünkü Kurkurik Köyü’nün bulunduğu yere gelip orada yerleşir ve orada onun evlatları çoğalarak bugünkü köyü oluştururlar.

      Seyit Mahmut ocağın başından ayrılarak Karakoçan’ın kuzeybatısında, Bağın Çayı dediğimiz nehrin kenarına yakın bir yere konarak orada onun evlatları da ayrıla ayrıla bir köy oluştururlar. Bugün tamamen bu zatın soyundan oluşanlardan başka kimse bu köyde yoktur. Köy, Seyit Mahmut’un adı ile anılmış ve adı “Seyit Mahmudan Köyü” olmuş. Yeni ismi ise “Pamuklu”dur.

Evlatlarından birisi de Haydar Baba’dır. Haydar Baba, en küçükleri olacak ki dünya evine girmeden vefat etmiştir. Yani onun soyu yoktur. Kabri, Küpük (Gelincik) ile Davalı (Beşoluk) köyleri arasında, kendi adı ile anılan bir tepenin başındadır. Gerçi kabri yapılmamış; Anadolu insanının bir geleneği olan kutsal mekânların çevresindeki ağaçların budanmaması burada da görülür. Onu için, bölge yaşlı ve yaşlı olduğu kadar da dalları kırık dökük hale gelmiş ormanla kaplıdır. Zaman zaman yolu bölgeye düşenler, zatı ziyaret ederler.

     

Ocağın  Başında Seyit Kasım.

      Geleneğe bağlı olarak, her zaman baba mekânında küçük kardeş kalır. Çünkü büyüklerde nsırası gelen evlenir, çoluk çocuğa kavuşur ve mecburen ayrılır. Bundan dolayı, Baba Mansur’un da küçük oğlu Seyit Kasım, ocağın başında kalır. Muhtelif çağlardaki oğulları ayrılarak, biri yine Muhundu’nun (Darıkent) merkezinde kalır. Biri de aynı köyün Fakşr komunu oluşturmuşlar.

Yine muhtelif çağlarda, kardeşin biri ocaktan ayrılarak bugünkü Şomi Köyü’ne ve Kırzi (yazeli) köylerine yerleşmişler. Bunlardan Şomi Köyü’nde oturanlar Mokanlar adı ile anılırlar, Kırzi (Yazeli) Köyü’nde bulunanlar da Pirimanlar adı ile anılırlar. Ve en son ocağın başında, 17 veya 18’inci yüzyılda iki kardeş vardır. Bunlardan büyük kardeş Seyit Kekil, küçük kardeş Seyit Veyis’tir. Yine gelenek olarak, Seyit Kekil Dedemiz, bugünkü Lödek (Kartutan) Köyü’nün bulunduğu yere gelir ve orada yerleşir. İlk olarak orada bir hane yapar. Küçük kardeş Seyit Veyis, ocağın başında kalır. Onun da dört oğlu vardır. Seyit Hüseyin, Ali Baba, Seyit Bertal, Seyit Veli.

Seyit Hüseyin ile Ali Baba ocaktan ayrılarak Lödek’te ev yapan amcalarının yanına yerleşirler. Seyit Bertal ile Seyit Veli, ocağın başında kalırlar. Seyit Veli genç yaşında vefat eder ve soyu yoktur. Ocağın başında buluna Seyit Bertal’in üç oğlu vardır. Bunlardan Seyit Süleyman ocağın başında kalır. Seyit Bektaş ile Seyit İbrahim, yine Lödek’teki amcalarının yanına gelip yerleşirler. Ocağın başında kalan Seyit Süleyman’ın da üç oğlu vardır. Bunlar; Seyit Hüseyin, Seyit Piro ve Seyit Mehmet. Bunlar 1938 Dersim olaylarında iskâna tâbi tutulup Bursa’ya gönderilirler. Fakat 1947 tarihinde, Seyit Piro orada kalıp diğer iki kardeş tekrar ocağın başına dönerler. Günümüzde bu zatların çocukları ocağın başında bulunuyorlar. Ocaktan ayrılıp Lödek’e gelenler de orada bir köy oluştururlar.

 

Ocaktan Ayrılan Seyit İbrahim:

      Bu zat da ocaktan ayrılınca  şimdiki Kurkurik (Aktarla) Köyü’nün bulunduğu yere gelip yerleşir. Bugün o köyün hane sayısı 150 - 200 dolayındadır. Ama gerek zaman zaman sağa sola olan göçler, gerekse günümüzdeki siyasi kargaşalardan dolayı, şu anda köyde 15 hane ancak vardır. Köyde hepsi akraba olup aralarında yabancı yoktur. Seyit İbrahim’in evlatlarından olan dört kardeş o köyü oluştururken, biri bugünkü Küpük (Gelincik) Köyü’nün bulunduğu yere yerleşir ve bugün o zatın evlatlarından oluşan köy yaklaşık 100 hanedir. Ama tabii gerek ekonomik nedenlerden gerekse eskideki göçlerden dolayı ve günümüzdeki anarşi de eklenince, şu anda köyde 5 - 10 ev ancak vardır. Yalnız bu köyde, Derviş Beyaz dediğimiz ve Baba Mansur ile Baba Kureyş’le birlikte Alaattin Paşa ile görüşen zat da yerleşmiştir. Küpük Köyü’nde 5 - 6 ev de onlardan vardır.      

      Seyit İbrahim’in dört oğlu vardır. Bunlardan biri Top Hüseyin lakaplı Seyit Hüseyin’dir. Bu  zatın da iki oğlu vardır. Bunlar; Seyit Hüseyin ve Seyit Ahmet’tir. Seyyid Hüseyin Kurkurik’te kalır, baba ocağında. Seyit Ahmet yukarıda bahsettiğim gibi bugünkü Küpük Köyü’nün bulunduğu yere gelir ve orada mekân kurar. Seyit Ahmet’in de üç oğlu vardır. Bunlardan biri Seyit Abbas’tır, biri Seyit Mustafa’dır ki bu, meşhur Seyit Mustafa Ağa’dır.  Bir diğeri de Seyit Nuri’dir. Meşhur Seyit Ali, Seyit Nuri, bu zatın oğludur. Yukarıda bahsettiğim gibi, bunlar Küpük’te bir köy oluşturmuşlardır. Dağılmış haneleri ile beraber 100 haneyi geçerler. Bu ailelerin bir bölümü, Seyit Nuri’nin torunları bugünkü Çavsancak bölgesinde Seyitli (Elmalı) Köyü’nün bir mezrasında oturmaktadırlar. Burada da 10 haneden fazla ev vardır. Tamamı Seyit Nuri’nin torunlarından oluşmaktadır. Seyit İbrahim’in oğlu Top Hüseyin Kurkurik’te kalır. Seyit Hüseyin’in Seyit Ali isminde oğlu vardır. Seyit Ali’nin de Seyit Mustafa adında bir oğlu vardır. Seyit Mustafa’nın iki oğlu vardır. Bunlar; Seyit İbrahim ve Seyit Mümün’dür. Bunlar da bugün çoğalarak 60 - 70 hane olmuşlardır. Fakat köyde şu an iki hane vardır. Köyü Seyit İbrahim, Seyit Safi, Seyit Hasan ve Seyit Halil isimli diğer oğullarının torunları, Seyit Hüseyinlilerle beraber bu köyde otururlar. Önce de belirttiğim gibi köyün genel nüfusu 150 - 200 haneyi buluyor, ancak şu anda köyde 15-20 hane ancak vardır.

      Baba Mansur evlatlarından olan ve şu anda üç köyü oluşturan evlatlarının yanı sıra bir de komşumuz Şöbek Köyü vardır. Bu köyde oturan dostlarımız, Baba Mansurlu olarak kabul edilmekle  beraber, onların soy kütükleri hakkında bir bilgimiz yoktur. Kendilerinin de bu konuda herhangi bir beyanları yoktur. Yani onlar da yukarıda isimlerini zikrettiğim Baba Mansur evlatlarının hangisinden geldiklerini beyan etmiyorlar. Biz yukarıda beyan ettiğimiz Baba Mansur’un evlatlarını ve yerleşim birimlerini ve soy kütüklerini az çok açıklamaya çalıştık. Ama onlar hakkında bir bilgimiz yoktur. Bizim bilgimiz olmadığı gibi onların da bir bildikleri yoktur. Böyle olunca da, ister istemez dedi kodular üretiliyor. Efendim bunlar, Baba Mansurlu değil. Eğer Baba Mansurlu iseler kendilerini birilerine kavuşturmaları gerekir. Aynı zamanda, işin aksi yanı, Baba Mansur’un soy şeceresi de onların yanındadır. Herkes feryat ediyor, yahu getirin şu şecereyi biz kendi soyumuzu öğrenelim. Sizler de kendi yerinizi öğrenirsiniz. Ama ne yazık ki çıkarmak istemiyorlar. Yüzyıllardır bu tartışmalar sürüp gidiyor. En büyük tepki de buradan kaynaklanıyor. “Madem siz Baba Mansur’un evladı iseniz neden şecereyi çıkarmıyorsunuz? Demek ki sizin sizden şüpheniz vardır” şeklinde yorumlar yapılıyor. (Ben burada halkın ağzındakilerini dile getirdim. Bunlar benim şahsi düşüncelerim değildir, yanlış anlaşılmasın.)

 

Baba Mansurlularda Pir - Talip İlişkisi:

      Baba Mansurlularda bu ikrar şu şekilde verilmiştir: Ocaktan ayrılan kardeşler, kendi ocaklarına yine pirlik ve rehberlik kapılarına bağlanmışlardır. Seyit İbrahim ile Seyit Mahmut, ocağın başında kalan Seyit Kasım’a pir kapısında bağlanmışlardır. Fakat daha sonra bilinmeyen bir nedenle Seyit Mahmut evlatları Şöbek’teki dedelere pir kapısında bağlanmışlar. Gelenekteki söylentiye göre, Seyit Mahmut evlatlarının, Seyit Kasım’ın evlatları olan pirleri ile araları açılır ve onlar da bir oldubitti ile kalkıp Şöbekli dedelere talip oluyorlar. Bunun dışında bütün Baba Mansurlular, gerek pirlik gerekse rehberlik kolunda birbirine bağlıdırlar. Yine atalarımızın aktardığına göre, Baba Mansur’un evlatları (ocağın başındakiler) senede bir, bir lokma Seyit Sabun’a vererek bu lokmayı Kerbela’ya gönderiyor. Hz. Hüseyin’in dergâhına gönderilen bu lokma daha sonra Irak’ın Osmanlı’nın elinden düşmesinden sonra, Irak sınırı kapanıyor. Buna bir çözüm bulmak için, bölgedeki dedeler toplanıyor ve şöyle bir karar alınıyor: Seyit Sabun Ocağı’nda bir aile (kendi aralarında seçilen bir aile) yılda bir sefer, Baba Mansur Ocağı’na gelip bir lokma alır ve o lokmayı Şeyh Ahmetli dedelere verir. Şeyh Ahmetli dedeler de (yalnız bu bir el olacak, yani Şeyh Ahmet dedelerde de bu konuda bir aile görevlidir) bu lokmayı Hacı Bektaş dergâhına götürecekler. Bir zamanlar bu sistem çalıştı. Daha sonraları, sistem bozuldu. Seyit Sabunlu dedeler de kendi aralarında birbirlerine pir ve rehberlik kapısında bağlı idiler. Bunlar kendi aralarındaki o sistemi bozdular ve gelişigüzel (o eski seçtikleri aileyi tanımadılar) Baba Mansur’un ocaktan ayrılan ailelerine pirliğe gittiler. Onlarda eski itikatlarındaki o hal ile bunlara 3 - 5 kuruş hakullahı Allah rızası için vermişler. Daha sonra 1900’lü yılların başında yeniden bir araya gelen ocaklar, Malatya’da Hüseyin Doğan Dede’yi mürşit yaptılar. Ve lokma onlar vasıtasıyla Hacı Bektaş’a gitti. Fakat bu olaya halk pek sıcak bakmadı. Dediler ki: Muhundulu Hüseyin Doğan, kendi dünürü olan, Malatyalı Doğan Dede’yi bize mürşit yapmış ve bu olaya da sıcak bakılmadı. Zaten Malatyalı Hüseyin Doğan Dede de, bir sefer bölgeye geldi, ondan sonra da kimse görmedi. Daha sonra Seyit Sabunlu dedelerin kendi aralarındaki organizasyon bozulunca, Baba Mansurlu dedeler de, “Gidin, kendi aranızdaki sorunu çözün, ondan sonra bize gelin” şeklinde ikaz ettiler ve ondan sonra da kimseyi görmedik. Şu anda doğuda bu sistem tamamen bozulmuş bir şekildedir. Ama Baba Mansurluların kendi aralarındaki işlek  nispeten işliyor.

Bu söylediklerimin hepsi harfi harfine bizzat büyüklerimden bana aktarılanlardır. Ben, din konusunda, araştırmacı olduğum için bu konuları da büyüklerimden sordum ve bana anlatılanlar bunlardır. Vebal de sevap da bana bunları anlatanlarındır. Yalnız bunlar bir iki kişinin değil, bütün büyüklerimizin genel görüşleridir. Benim kişisel olarak ileri sürdüğüm tek nokta, benim pirim, benim talibimin de mürşididir. Bu yol böyledir. Bunun dışında bir alternatif yoktur. Erkân dört kapı ile tamamlanır: 1 - Talip, 2 - Rehber, 3 - Pir, 4 - Mürşit… Ama, tarihin hiçbir döneminde, Seyit Sabunlu dedeler, bizim taliplerimize mürşit olarak kabul edilmemişler. Zaten o zatlar da böyle bir istekte bulunmamışlar. Bu da net olarak gösteriyor ki, Baba Mansur Ocağı Pir kapısında Seyit Sabun Ocağı’na bağlı değil. Ama bugün yeniden bir yapılanmaya gidilse, ecdatlarımız nasıl bir tutum izlemişlerse, biz hâşâ bu yolu bozmayız. Gerek ne ise yerine getiririz. Baba Mansurlular olarak, her zaman geçmişimizi sorgulamaya hazırız ve bir yanlışlık varsa düzeltiriz. Ceddimizin himmeti ile başımız bu yola bağlıdır, yol neyi gerektiriyorsa biz hazırız.