Kureyşan Ocağı

SOY SECERESİ

Seyyid Hacı Kureyş Hazretleri İmam Musa-i Kazım soyundan gelmektedir. İmam Musa-i Kazım’ın evlatları’nın isimleri aşağıda sıralanmıştır:

1-Kazım

2-İsmail

3-Cafer

4-Harun

5-Hasan

6-Hüseyin

7-Ahmed

8-Hüseyin     

9-Abdullah’il Ekber

10-İshak 11-Abdullah

12-Zeyd

13-Hasan

14-Fazl

15-Selma

16-Hatice

17-Aişa

18-Emine

19-Hesene

20-İbrahim’al-Mükerrem Mücab (Hacı Bektaş Veli ile Mahmud Hayrani’nin atası)

21-Aişe

22-Seleme

23-Meymune

24-Ümmü Gülsüm

25-Ayn-i Ali

26-Zeyn-i Ali

27-Ali bin Musa Rıza (8. İmam)

On İki İmamlardan yedincisi olan İmam Musa-i Kazım’ın oğlu Seyyid İbrahim’al- Mükerrem Mücab, Seyyid İbrahim’al- Mükerrem Mücab’ın oğlu Seyyid Musa Sani, Seyyid Musa Sani’den üç evlat dünyaya geldi; ilki İbrahim Sani, ortancı evladı İbrahim Mükerrem, üçüncü evladı İbrahim Mücab’dır. İbrahim Sani’nin evladı Hünkâr Hacı Bektaş Veli’dir. İbrahim Mücab İran ve Irakta ki dedelerin atasıdır. İbrahim Mükerrem’in bir oğlu vardır, adı Seyyid’tir. Seyyid’in oğlu Seyyid Kureyş’tir.

Eğer ki soy şeceresini daha ayrıntılı ele alacak olursak şöyledir:

1.                İbrahim Peygamber

2.                İsmail Peygamber

3.                Adnan

4.                Muet

5.                Nizam

6.                Muzer

7.                İlyas

8.                Mudrike

9.                Muzeyme

10.             Kenan

11.             Nezer

12.             Malik

13.             Fikri

14.             Galip

15.             Ceviyi

16.             Kaap

17.             Mekki

18.             İzulap

19.             Kusay

20.             Abdulmenaf ile Abdulsemes bunlar ikiz ve yapışık olarak dünyaya geldiler, kılıç ile birbirinden ayırdılar. Abdülmenes’ten Ebusufyan ve onun oğlu Maviye dünyaya geldiler. Abdülmenaf’tan Haşim, Haşim’den Abdulmutalip dünyaya geldi.

1.                Haris

2.                Ebu Talip

3.                Ebu Lehep

4.                Gaydak

5.                Mukavim

6.                Dirar

7.                Zübeyir

8.                Abbas

9.                Hamza

10.             Abdullah, Abdullah’tan 571 de Hz Muhammed dünyaya geldi. Ebu Talip’ten Hz. Ali 598 de Kâbe’de dünyaya geldi. Hz. Muhammed’den Hz. Fadime dünyaya geldi. 624 de Hz. Ali Hz. Fatma ile evlendi. Hz. Ali ve Hz. Fatıma’dan İmam Hasan ve İmam Hüseyin dünyaya geldiler. İmam Hasan’dan evlat kalmadı hepsi Kerbela da şehit oldular. İmam Hüseyin’den İmam Zeynel Abidin, İmam Zeynel’den İmam Muhammed Bakır, İmam Muhammed Bakır’dan İmam Caferi Sadık, İmam Caferi Sadık’tan İmam Musa-i Kazım, İmam Musa-i Kazım’ın 37 evladı dünyaya geldi.13 kız 24 erkek. Birinci oğlu İmam Rıza Şah Horasan, İmam Rıza’nın oğlu İmam Muhammed Taki, İmam Muhammed Taki’nin oğlu Ali’yyün Naki, İmam Naki’nin oğlu İmam Hasan-ül Ali Askeri Gazi, İmam Askeri’nin oğlu İmam Muhammed Mehdi Sahip Zaman, işte bunlar imamlardır.

Seyitlere gelince İmam Musa-i Kazımın Diğer evlatları:

1.                İmam Musa Kazım

2.                Seyit Mehmet

3.                Seyit İbrahim Mücab

4.                Seyit Hasan

5.                Seyit Mehmet Sani

6.                Seyit Mehdi

7.                Seyit Hüseyin

8.                Seyit İbrahim Us Sani

9.                Seyit Mehmet Halis

10.             Seyit İsak

11.             Seyit Musa-ı Sani

12.             Seyit İbrahim Sani oğlu Hacı Bektaş Veli

13.             Seyit Mahmud

14.             Hacı Kureyş (Büyük Kureyş Olarakta Bilinir. İbrahim Mükerrem’in Evladıdır. )

15.             Seyyid Kıl   

Hacı Seyyid Kureyş’in, Seyyid Kıl adında bir oğlu vardır. Eşi genç yaşta ölmüştür. Hacca gittiğinde mısırlı dul bir kadını eş olarak almıştı ve beraberinde getirmiştir. Bu kadının ilk evliliğinde iki oğlu vardır. Bu evlatlarını beraberinde getiriyor. Bu çocuklar Seyyid olmayıp, halk arasında “Mısırlıoğulları” denilirler.  Bu çocuklar yaş itibariyle Seyyid Kıl’dan büyük oldukları için, Seyyid Kıl’a eziyet ediyorlardı. Seyyid Kıl da bu eziyet yüzünden Tunceli’ye hicret etmiştir.

Seyyid Kıl, Abdal Musa kızı ile evleniyor ve dört çocuğu dünyaya geliyor: Zeli, Celi, Aşkar ve Seyyid Haydar (Düzgün Baba) bu dördü de sır oluyorlar. İkinci hanımı olan Lolan’lı bir kızı Seyyid Kıl’a veriyorlar bundan altı oğlu dünyaya geliyor.

1.                Seyit Kıl

2.                Seyit İsmail

3.                Seyit Mav

4.                Seyit Dursun

5.                Seyit Rıza

6.                Seyit Kamil

Seyyid Kâmilin oğlu Seyyid Kureyş’tir ki buna Küçük Kureyş derler. Küçük Kureyş’in: Hüseyin-Gazi-Gülüm-Ali adında dört evladı vardır. Bu evlatlardan Kureyşan ocağı dört kola ayrılmıştır. Gaziyan’lar, Aliyanlar, Gülümler, Hüseyinler ve bunlardan devam eden Kalyanlar, Hemolar, Çinolar, Kudanlar Tunceli’de kaldılar ve Anadolu’nun her yanına dağıldılar.

KUREYŞAN OCAĞI

Kureyşan Ocağı, Anadolu'da ki ocaklar arasında en eski ve en köklü olanıdır. Geçmişe ait bütün bilgi ve belgelerde oldu­ğu gibi Kureyşan Ocağının belgelerin­de de yeterli özenin gösterilmemesi sonucunda birçoğunun kaybolduğu açık bir gerçektir. Bütün bunlara rağmen halen bazı ailelerin elinde bu oca­ğa ait bilgi ve belgelerin  bulunduğunu da tahmin etmekteyiz. Nitekim bize ulaştırılan belgeler ya­nında, henüz açığa çıkarılmayan bir­çok belgenin de bulunduğunu biliyo­ruz. Bu belgelerin incelenerek yayın­lanmaması sonucu kültürümüze ait bilgilerin unutulmaya terk edileceği dü­şüncesi beni derin bir üzüntüye sevk etmektedir. Ancak belgeleri ellerinde tutan bazı aileler bu belgelerin tama­men sağlıksız ortamlarda tutmaya de­vam etmektedirler. Her yeni gelen ku­şağın konunun önemine daha az inan­ması sonucunda da belgeler yok olup gitmektedir.

Kureyşan Ocağı Horasan'dan gele­rek Anadolu'ya yerleşen On iki aşiretin (oymağın) bağlı olduğu bir ocaktır. Bu aşiretler şunlardır:

a-Millet aşireti, günümüzde Erzincan’a bağlı Tercan ilçesinin köyleri ile Van’ın Özalp ilçesine bağlı köylerde, az da olsa Tunceli’de yerleşik bulunan Milan adlı aşiretidir. Tercan ilçesine bağlı olanlar Alevi olup, Van’a bağlı Özalp ilçesinde yaşayanlar ise Şafidirler.

b-İzol aşireti, günümüzde Urfa’ya bağlı Suruç, Birecik, Halfeti ilçeleri ile Malatya’ya bağlı Battalgazi ilçesinin köylerinde yaşarlar.

c-Haydaran aşireti, günümüzde Tunceli’ye bağlı Nazimiye ile Pülümür ilçelerinin köylerinde yerleşik bulunurlar.

d-Karsano aşireti, günümüzde Tunceli’ye bağlı Nazimiye ile Pülümür ve Kıği ilçelerinin köylerinde yerleşik bulunurlar.

e-Lolan aşireti, Tunceli’ye bağlı Nazimiye ile Pülümür ilçeleri ile Erzincan’a bağlı Tercan ilçesi ve Muşa bağlı Varto ilçesinin köylerinde yerleşik bulunurlar.

f-Beritan aşireti, bu aşiret göçeber olduğundan yerleşik bir şekilde yaşamamışlardır.

g-Badılan ve Zaza aşireti, bu aşiretler günümüzde Elazığ Palo ilçesi, Bingöl ili merkez köyleri ile genç ilçesi, Diyarbakır iline bağlı Lice, Çermik, Çüngüş ilçeleri ve köylerinde yerleşik bulunurlar.

h-Yine secerede adı geçen Arap Tahir, Dada, Zudolyan, Mardini, İlyas, Çalfar aşiretlerinin nerede oldukları bilinmemektedir.

ı-Alan aşireti, Tunceli’ye bağlı Nazimiye ilçesi, Van iline bağlı Çatak ilçesinde bulunmaktadır.

 Henüz ke­sin bir bilgi bulunmamakla birlikte güç­lü bir sözlü geleneğe bağlı, olan ocak­larla ilgili bilgilere dayanarak söylemeli gerekir ki "dikme " adı verilen ve son­radan bazı oymaklar da bu ocağa bağlanmışlardır. Elimizdeki belgeler Kureyşan Ocağının dağıldığı alanları: Tunceli, Erzincan, Malatya, Adana, Ga­ziantep, Adıyaman, Muş, Varto, Anka­ra, Konya ve Urfa olarak göstermektedir. Gerek Tunceli, gerek Adıyaman ve gerekse Erzincan yöresinin dedeleri ve yaşlılarının verdiği bilgiler: Halep, Rak­ka, Amasya, Tokat, Çanakkale,            Edir­ne'de de bu ocağın ileri bağlılarının bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Kureyşan ocağı Anadolu'da hakkın­da belge bulunan en eski ocaklardan biri olmakla kalmamakta üzerinde bir ocak kimliği ile araştırma yapılmış ocaklardan biri olarak da dikkat çek­mektedir. Kureyşan isminin ise ocağa adını veren Hacı Kureyş'ten geldiği Ku­reyş kelimesinin ise "Koreyşan/ Horey­san/" kelimesinin halk dilinde aldığı biçimlenmeden kaynaklandığı değişik kaynaklar tarafından ifade edilmekte­dir.

Kureyşan Ocağı üzerinde yapılan ilk ciddi çalışma Mehmet Şerif Fırat'ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi isimli kita­bında yer almaktadır. Kitapta Varto'da Kureyşan ocağı üzerine elde edilmiş bir belgeden söz edilmekte ve bu belgeyi açarak okuduklarını belirttikten sonra Kureyşan Ocağına bağlı on iki oymağın isimlerini sıralamaktadır. Belgenin Ala­addin Keykubat Dönemi'nde ceylan derisine hazırlanmış bir belge olduğu da yine bu kaynakta nakledilmektedir. Daha sonra aynı belgeyi araştırmak üzere bölgeye giden araştırmacı yazar Nejat Birdoğan da belgenin kendisinin ve sekiz kişinin bulunduğu bir ortamda yeniden açılarak okunduğunu belirttik­ten sonra bu on iki oymağın isimleri­ni tıpkı Şerif Fırat gibi sayarak belgenin Alaaddin Keykubat tarafından onaylan­dığını daha sonra sırası ile Osmanlı pa­dişahları tarafından da belirli dönem­lerde tasdik edildiğini söylemektedir.
Belgenin tasdik edilmiş olması Selçuklu Devlet adamlarının ve Osmanlı Padişahlarının bu ocağı resmen tanıdığı ve bağlı olan on iki oymağın ve dikmelerinin sorum­luluğunu da bu ocağa verdiklerini gös­termesi bakımından çok önemlidir.

SÖYLENCELERE GÖRE SEYYİD HACI KUREYŞ MEKÂNLARI VE ANLATILAN EFSANELER

Bağın ve Bağın’daki Keramet

Selçuklu padişahları, Doğu taraflarına sefere çıktıkları vakit, Bağeyin kalesinde kışlarlardı. Evliya Çelebi’nin, Seyahatname’sinde, “Bağeyin Şehri” ile ilgili bölüm aşağıdadır.

“… Palu’nun varoşu: bu kalenin ensesinde Bağeyin namında irem bağı gibi bir köy vardır. Meşhur bir gezinti yeri ve ormanlıktır. Ki, Palu beylerinin hassıdır. Orada, bir nehir, bir kayadan çıkar, Ab-ı Hayat’tan nişan verir. Şat’t’u-l-Arab’ın üç kolu vardır. Birisi de budur. İskender’in bu mahalde oturacak yeri vardır.”

 

Selçuklu padişahı Alâeddin-i Keykubad, ordusuyla, Bağeyin kalesinde kışladıkları yılda, bu kalenin komutanı padişahın huzuruna giderek:

“Nehrin karşı yakasında bulunan Çelleqas köyü, (Çelleqas köyü; Elazığ ili Karakoçan ilçesi’ne bağlıdır)  bu köyde de Seyyid Kureyş adında bir Seyyid’in dergâhı bulunmaktadır. Halk arasında bu Seyyid’in keramet olduğu söylenirse de, bana göre, bu zat sihir ve büyü ile ilgilenmektedir” deyip şikâyette bulunur.

 

Padişah Alâeddin, sihir ve büyüden nefret ettiğinden dolayı, Seyyid Kureyş’i huzura getirmeleri emrini verir.

 

Padişahın emri üzerine, bir müfreze asker köprüden karşıya geçerek Çelleqas köyüne gider. Dergâha vardıklarında Seyyid Kureyş’in ibadet etmekle meşgul bulunduğunu görürler. Orada oturup beklerler. Seyyid’in ibadet etmesi sona erdiğinde, derdest edip götürürler. Padişahın makamına çıkardıkları vakit, padişah onu, “sihir ve büyücülük” yapmakla itham eder.

 

Seyyid Kureyş, padişahın ithamını reddettikten sonra, “Kerametimiz, ceddimiz himmeti, Tanrı’nın da inayetiyle gerçekleşmektedir” yanıtını verir.

 

Seyyid Kureyş’in yanıtına karşılık, Padişah da, “Kerametin varsa fırına gir de ispatla” karşılığını verir. Adamlarına da, “Fırında odun yakılarak son hadde kadar kızdırılması” emrini verir.

 

Padişahın emri üzerine kaledeki fırında odunlar yakılır ve son hadde kadar kızdırılır. Seyyid Kureyş, fırının kapısına getirilince, kendisine en yakın bulunan padişah naibinin bileğinden yakalar ve kendisiyle birlikte fırının içine sürükler.

 

Bu olay, padişahla mahiyetindekilerin iradeleri dışında geliştiğinden dolayı, naibi kurtarmaya fırsat bulamazlar. Ve ister istemez fırının kapısını üzerlerinden kapatmak mecburiyetinde kalırlar.

 

Fırının kapısı üzerlerinden sürgülendikten sonra, padişahla maiyetindekiler, fırından birkaç metre uzakta durup beklerler. Aradan iki saat geçince, fırının kapısını açtırırlar. Padişahla maiyetindekiler, fırının kapısını geldiklerinde, hayretten dona kalırlar.

 

Onları, hayrete düşüren olay şuydu:

Fırının içi buz tutmuştu. Padişah naibi, buzdan bir heykel haline dönüşmüş, fırının kapısına yaslanmıştı. Seyyid Kureyş ise, fırına ilk girdiği haliyle ayakta duruyordu.

 

Uzaktan, bu olayı seyredenler, padişah naibinin, buzdan bir heykel halinde bulunduğunu görünce, hep bir ağızdan: “Beyaz… Beyaz...” diye bağırdılar. O günden sonra da naibin lakabı “Devriş Beyaz” olur.

 

Askerler, naibi bir bezin üzerine koyup fırından çıkarırlar. Ve düzlük bir yere götürüp yatırırlar. Naibin arkasından da Seyyid Kureyş fırından çıkar. O’nun himmeti ile naibin buzları çözülür ve kendine gelir. Ayağa kalktıktan bir müddet sonra, padişah onu huzuruna çağırır, gördüklerini anlatmasını ister.

 

Naib “Padişahım der; fırına girdiğimizde, içi birkaç saniye içerisinde, bir insanı eritebilecek sıcaklıkta idi. O anda gaipten beyaz bir kuş peyda oldu ve kanat çırpmaya başladı. Kanat çırpmaları hızlandıkça, fırının içi sağuyor idi. Bir müddet sonrada ateş söndü ve fırının içi buz tutmaya başladı. Üşüdüğümü ve donmak üzere olduğumu hissettim. Ondan sonrasını da hatırlamıyorum.”

 

Fırın olayından bir baç gün sonra, naip padişahın huzuruna giderek: “Padişahım, der, bu güne kadar hizmetinizde kusur etmedim. Lütfedin de bundan sonra o seyidin hizmetine gireyim.”

 

Padişah da naibin dileğini kabul eder ve onu Seyyid Kureyş’in hizmetine verir.

 

 

Seyyid Kureyş’e Gelen Sofra:

 

Mevsim kış, her yer karla kaplı…

 

Şubat ayının güneşli bir gününde padişah Alâeddin ava gitmeye karar verir. Başveziri ile mabeyincilerini yanına alarak birlikte yola çıkarlar.

 

O dönemde, Peru Suyu nehrinin üzerinde Urartulardan kalma eski bir köprü vardır. Padişahla mahiyetindekiler, bu köprüden karşıya geçtikten sonra, yukarı doğru ilerlerler. Bir buçuk saatlik yolculuktan sonra Çelleqas köyüne varırlar. Yol yorgunluğunu gidermek amacıyla Seyyid Kureyş’in dergâhına varırlar.

 

O günlerde de Seyyid Kureyş Çelle’den yeni çıkmıştı. Padişah ile mahiyetini görünce “Tanrı Misafirleridir” düşüncesiyle, onları dergâhın salonuna götürür. Ve salonda serili bulunan minderlere oturmalarını söyler. Kendilerine kahvaltılık hazırlamak amacıyla mutfağa girdiği sırada padişah, mahiyetindekilere:

“Bölgede yaşayan halkta olduğu gibi, Seyyid’in evinde de tereyağı ve çökelekten başka yiyecek bulunmaz. Midelerimiz bu yiyecekleri hazmetmeye uygun değildir” der.

 

Seyyid Kureyş, mutfakta kahvaltı hazırlamakla meşgulken, konuşulanları işitir ve ellerini gökyüzüne doğru açarak:

“Ya Rabbim, kullarınız bize tepeden baktıklarından kendilerine ikramda bulunmak istediğimiz yiyecekleri bile beğenmiyorlar” der.

 

O an, gaibden üzerine nadide yemek takımları ve envayi çeşit yemeklerle bezenmiş bir sofra peydah olur, salonun orta yerinde kurulur.

 

Padişah ile mahiyetindekiler bu olayı görünce, şaşırıp kalırlar. O anda Seyyid Kureyş, mutfaktan çıkıp gelir ve:

“Buyurun, soframız hazırdır” der.

 

Seyyid Kureyş, onlarla sofraya oturur ve onları cesaretlendirmek amacıyla, ilk lokmayı kendisi alır. Birlikte tüm yemekleri yerler. Sofra konuşmalarında baş vezir söz alarak:

“Sultanım” der. “Yemeğin lezzetine sözümüz yoktur ama meyve ve sebzede gerekli. Şu anda bir karpuz olsaydı ne güzel olurdu.”

 

Padişah, baş vezirin amacının Seyyid Kureyş’i zor durumda bırakmak olduğunu sezer ama yine de sesini çıkarmaz. Gönlünden de, Seyyid Kureyş’in onun ağzının payını vermesini arzular.

 

Seyyid Kureyş, vezirin lafını duyunca:

“Canınız karpuz istiyorsa, nehirdeki büyük gölün üzerinde bostanlarım var. Lütfedin de naibiniz gidip bostanımdan bir karpuz koparıp getirsin.” der.

 

Padişahın emri üzerine naib dışarıya çıkar. O günlerde de nehir boydan boya buz bağlamış, buzun üstüne de kar yağmıştı. Köylüler, her gün kızaklarla buzun üstünden nehrin karşı kıyısına geçerek oradan odun taşırlardı.

 

Naib karların içinde bata çıka, nehirdeki büyük gölün kenarına varır. Vardığın da da gölün üzerindeki buzun üstüne yağmış bulunan karların yerine, bostanlarla karşılaşır.

 

Kavunlarla karpuzların dallarıyla budakları birbirlerine girmiş, aralarında da kocama kocaman karpuzlarla kavunlar yetişmişti.

 

Naib, bir müddet orda durup, kavunlarla karpuzları seyre dalar. Gözüne kestirdiği kocaman ve yetişkin bir karpuzu dalıyla birlikte kopardıktan sonra oradan uzaklaşır. Dergâhın salonuna götürdüğü vakit, salondakiler bakarlar ki naib, karpuzun dalını da karpuzla birlikte kopartıp getirmiş.

 

Karpuzun dalıyla yapraklarının yeşilliğine bakarak hayranlıkla seyrederler. Onlar, karpuzu inceleyip dururken Seyyid Kureyş, mutfaktan bir sini ile bir bıçak getirir ve “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek karpuzu keser. Sofradakiler, karpuzun içinin kıpkırmızı olduğunu görünce, şaşkınlıkları bir kat daha artar. Birlikte doyasıya yerler. Seyyid Kureyş, sofra duasını verdikten sonra, sofrayı kaldırır. Yemekten sonra, Seyyid Kureyş, padişah Alâeddin’e hitaben:

“Geyik avına gideceğinizi söylemiştiniz. Bu bölgede Hızır Aleyhisselam’ın mekânı bulunmaktadır. Bundan dolayı buralarda avlanmak günahtır.”

 

Seyyid Kureyş, bu lafı söyleyince, padişah da:

“Mademki burası Hızır Aleyhisselam’ın mekânıdır, bende ava girmekten vazgeçiyorum.” yanıtını verir. Sözlerine devamla, “Buraların arazisi verimli değildir. Konya, Antalya, Alanya gibi vilayetlerden hangisini beğenirsen dergâhını oraya naklettireyim.” der.

 

Seyyid Kureyş, padişaha şu yanıtı verir:

“Buraların arazisi taşlıkta olsa, yinede bizi doyurur.” der.

 

Padişah, mahiyetiyle gittikten bir müddet sonra, Seyyid Kureyş dergâhını, Hızır Aleyhisselam’ın mekânının bulunduğuna inanılan, bugün ki Tunceli ilinin Nazimiye ilçesine bağlı köye naklettirir.

 

Seyyid Kureyş, bu köyde bir dergâh kurarak, ömrünün sonuna kadar talebe yetiştirir.

 

 

Çelleqas Kayası:

 

Çelleqas köyünün alt tarafında büyük bir kaya vardır. Seyyid Kureyş, oğullarıyla birlikte, bu kayayı kazmayla oyarak, içinde bir oda yeri kadar yer açtılar. Başka bir kayadan da odanın kapısını yontup getirdiler. Ve kaya içindeki odanın kapısını taktılar.

 

Seyyid Kureyş, oğulları ile beraber, her yıl kırk gün boyunca, gece gündüz hiç bir şey yemeden, içmeden bu kayanın içine girer ve çıkmazlardı. Kırk gün boyunca Hakkı zikrederlerdi.

 

Günümüzde bu kaya ile bu kaya içindeki oda, halk tarafından ziyaret edilmektedir. Kaya içindeki odanın eni 1,5 metre, uzunluğu 2,5 metre, yüksekliği 2,5 metredir.

 

 

Seyyid Kureyş’in Oğlu Şah Haydar (Düzgün Baba):

Şah Haydar Seyyid Mahmud Hayrani'nin oğludur. Zeve yakınlarında bulunan Zargovit tepesinde hayvanları otlatmak için bir ev yapar. Burada hayvanları ile meşgul olur.


Kisin zemherinde keçilerinin gayet güzel beslendiklerini gören Seyyid Mahmud Hayrani:

"Acaba Şah Haydar bu kışın ortasında bu hayvanlara ne yediriyor ki hayvanlar bu kadar güzel besleniyorlar.” diye merak eder ve Şah Haydar ile hayvanların bulunduğu yere gider. Bir de bakar ki Şah Haydar elindeki çubuğu hangi meşe ağacına değdiriyorsa ağaç hemen yeşeriyor. Taze süsleniyor, keçilerde bu filizlerden yiyerek besleniyor.

Seyyid Mahmud Hayrani durumu görünce sesini çıkarmadan geri dönmek ister. Ancak o sırada bir keçi, bir kaç kez üst üste hapşırır. Şah Haydar da: “Ne oldu Babam Derviş Mahmud'umu gördün ki bu kadar hapşırırsın.” Der ve arkasına baktığında babasının kendisine görünmeden gitmek istediğini görür.


Babasına bizzat ismi ile hitap ettiği için utanır mahcup olur. Mahcubiyetinden kaçıp halen Düzgün Baba dağı olarak söylenen bir tepeye çıkar ve burada mekân tutar. (Rivayet olunur ki Şah Haydar babasına ismen hitap ettiği için mahcubiyetinden ötürü kaçtığı zaman ayağında kışın karda giyilen hedik varmış. Bu hediklerle Zargovit'den Düzgün Baba tepesine kadar (takriben 5km) üç adım atmış bastığı her yerde hedikler taşa iz bırakmış ve bu izler hala durmaktadır.)

Bir iki gün eve gelmeyen Şah Haydar'ın annesi endişelenir. Durumunu öğrenmesi için babasına rica eder. O da yanındaki müritlerine gidin bakın bakalım bizim Şah Haydar ne âlemde? Der.


Müritlerinden birkaç kişi bu 24500 m. yüksekliğindeki dağın tepesine çıkar Şah Haydar ile görüşürler. Durumun iyi olduğunu her hangi bir sorununun olmadığını öğrenirler ve tekrar Zeve'ye dönerler. Seyyid Mahmud Hayrani'ye durumu düzgündü merak edilecek herhangi bir şey yoktur. Selam ve hürmet eder ellerinizden öper derler.

Bu işi düzgündür sözü dilden dile dolaşır ve asıl adı Şah Haydar olan bu zata artık bir süre sonra Düzgün Baba olarak bir isim atfedilir. O günden bu güne Düzgün baba olarak söylenir.

Düzgün Baba mekân tuttuğu bu dağda 110 sene kalır ve burada sır olur. Bugün dahi halk şifa bulmak için Düzgün Baba'ya gider adaklar adar ve ziyaret eder.

 

Baba Mansur ve Seyyid Mahmud Hayrani:

 

Baba Mansur adı ile bilinen Seyyid Şah Mansur, bugün ki Tunceli ili Mazgirt ilçesine bağlı Muhundu köyünde bir ev inşaa eder. Fakat kimsesi olmadığından, tek başına evini inşaa etmek mecburiyetinde kalır. Durum, Seyyid Kureyş’e ayan olur ve yardıma koşar. Baba Mansur’un ikamet ettiği Muhundu köyü ile Seyyid Kureyş’in ikamet ettiği Zeve köyü arası dört saatlik yoldur.

 

Seyyid Kureyş, yola çıktığı vakit “Kızıl Yılan” asasını eline alır ve eline aldığı anda da asa zehirli yılana dönüşür. Dağlık, ormanlık ve engebeli arazide saatlerce ilerler. Muhundu köyü yakınına vardığında ziyankâr bir boz ayı ile karşılaşır.

 

Ayı, Seyyid Kureyş’i görünce saldırır, şaha kalkar ve pençeleriyle hücum eder. İkisi arasında birkaç metrelik mesafe kaldığında,  Seyyid Kureyş “Ya Allah” deyip, sağ elini ayıya doğru uzatır.

 

Seyyid Kureyş’in elini uzatmasıyla ayının olduğu yerde durması bir olur. O an, Seyyid Kureyş ayının yanına gider ve eliyle sırtını sıvazlar. Sırtına binerek yoluna devam eder.

 

 

Baba Mansur kesme taşlardan ördüğü duvarları bir metre kadar yükseltir. O gün, ördüğü duvarın üstüne çıkar ve köşe taşlarını yerleştirmekle meşgul olur. Birden, vahşi hayvan bağırtılarını işitir. Başını çevirip o tarafa baktığında, Seyyid Kureyş’in boz bir ayıya bindiğini ve “Kızıl Yılan” asasını da kamçı olarak kullandığını görür. O anda, kendi kendine:

 

“Kureyş vahşi ayıya binmiş, Kızıl Yılan’ı eline almış, bizden keramet istiyor.” der ve ayağa kalkarak “Ya Kureyş’in Ceddi” diyerek üzerinde oturduğu duvarla birlikte uçar, gider Seyyid Kureyş’in önünde durur.

 

Seyyid Kureyş, Baba Mansur’un üzerine oturduğu duvarla birlikte uçup geldiğini ve önünde durduğunu görünce, onun eline gider ve ikrar verir. O anda Baba Mansur:

 

“Benim senin eline gelmem gerek. Sen niye geldin?” diye sorunca, Seyyid Kureyş: “Benim bindiğim canlıydı, seninki ise cansızdı” yanıtını verir. Bu karşılaşmadan sonrada Seyyid Kureyş, Baba Mansur’un ikrarı olur.

 

 

İki Kız Kardeş:

 

Seyyid Kureyş’in iki yılanı vardır, ikisi de iki kız kardeş idiler. Yılanlar, deri kılıflarının içinde ve ayrı raflarda muhafaza edilirdi. Kılıflarının içindeyken, başlarıyla gövde kısımları yılan şeklinde cansız birer asa oldukları halde, kılıflarında çıkarıldıklarında, zehirli yılanlara dönüşürlerdi.

 

Yılanlardan birisinin derisi altın kırmızısı renkte olduğu için Seyyid Kureyş ona “Kızıl Yılan” adını vermişti. Seyyid bir yere gittiği zaman bazen kızıl yılanı, bazen de diğerini eline alırdı. Yılanlar zehirli olduğu için kerameti olmayan Seyyidler onları kılıflarından dışarı çıkaramazlardı.

 

Yılanlar, Seyyid Kureyş’in oğullarına, oğullarından da torunlarına intisap eylemiştir. Bu yılanlara “Tarık” da denilir. Cemlerde ocak sahibi dede tarafından çıkarılır.